Wednesday, September 16, 2015

Kim bu Aernath?

Helö!

Ben Aernath, bu da benim nick'im.

Kendim uydurdum. Eski nick'im Samael'di ergenken, sonra baktım bu grup adını kullanmak pek akıllıca değil, şöyle kendine has bir nick uydurayım dedim.
Biraz kafa yordum, Latince iyidir dedim, Türk mitoslarına da ufak bir gönderme olsun diye "gök"le ilgili olsun dedim.
Aer: "Gök, Hava" malüm, hem de harf sırasında üstte çıkar.
Devamında da
Natu: "-den gelen, ordan kaynaklı" kısmını birleştirdim.
Sonunu da şekil olsun diye h'yle bitirdim ki iyice kendine has olsun, hem de şekilli gözüksün.
Aernath çıktı ortaya. Çok da zorlama olmadan "gökten gelen, gökte doğmuş" gibi bir manası olabiliyor.
Okurken de kasmıyorum, "ağernat" diye okuyorum ben, siz de çok okumak zorunda kalırsanız öyle okuyun.

Bir insana verilen değil ismini kendi seçtiği kültürlerin de eskiden beri hastası olmuşumdur. O açıdan nickname olayı bence hakkı verilmeyen bir olgu. İnsanlar bu mevzuya dikkat edip aslında kendilerini ifade eden ismi seçebileceğini farketseler abik gubik nick'ler yerine çok daha değişik orjinal isimlerle karşılaşabilirdik. Bakınız netekim "isim" diye bitirdim, ya yaa...

"Peki tamam da, kimdir bu Aernath? Olayın ne? Hadi yazıyosun buraya da banane?"

...Diyorsanız, bir kere zaten burada işiniz ne? Ayrıca yani mantıklı olalım, nasıl alınayım şimdi ben sana? Şu yazıyı yazarken ben ne bileyim senin bunu okuduğunu? Değil mi ama? Hem bana kızma, arkadaşım gazladı "Aç lan blog yaz!" diye, ona kız. Ben de aldım gazı, hadi üşenmiyorken yazayım dedim, bayadır da ekşi sözlük'te formata dikkat edeyim aman nolur nolmaz derken böyle daha serbest olur gibi geldi, kendimi burda buldum, aha budur, çok derinlemesine sorgulamamak lazım, lütfedin üşenmeyip yazıyorum da size bikbik edecek bir şeyler daha çıkıyor. Amacımız hizmet! (yersen)

Neyse, sorunun cevabına gelince... Kimim lan ben hakkaten?

Şimdi varoluşçu yaklaşıp kafaları dümdüz etmeyelim, sıfatlara da bir türlü takılamıyorum, ama sanırım ben en basit tanımıyla bir "zibidi"yim: Bu düzene uyamadığı için bu düzende "başarılı" olamayan bireylerden sadece biriyim. Ha, bundan mutsuz muyum? Yok tam tersine, ben halimden gayet memnunum. 8-6 bir işe gitmiyorum, tamamen şans eseri aç da kalmıyorum, hatta yer yer biraz fazla tok kalıp bunu göt ve göbek olarak büyütüyorum. Ama rahat batmasından bunalıma falan da girmiyorum, halime şükredip yaşayıp gidiyorum.

Peki hep mi böyleydi bu? Bomboş bir tip misin? Ya aslında gerçekten "cehalet mutluluktur" düsturu uyarınca samimi olarak gerçekten bomboş olmayı isterdim, ne yazık ki değilim. O yüzden yer yer ben de kaptırıp abuk subuk düşüncelerle meşgul olabiliyorum. Bunun da altında şöyle bir geçmiş var:

Çocukluğuma inelim...

Efendim ben 1978 senesinde Ankara'da doğdum, 11-12 yaşıma kadar da İlkokul ve Hazırlık sınıfını okuyana kadar orada yaşadım, tek çocuk olarak. Kardeşim var aslında, tek kızkardeşim, o da 91'de Afyon'da doğdu ve o da yazık tek çocuk gibi büyüdü, çünkü onun aklı başına geldiğinde ben İstanbul'a gitmiştim. Tabii, bu İlkokul'un öncesinde aslında annemin memur olması yüzünden kreş ve anaokulu ile eğitim ve öğretim hayatıma erkenden bezmeye sebep olsun diye başlamış bulundum, kötü de olmadı bir açıdan, resim yapabiliyormuşum, orada keşfedildi, hatta bazı resim kurslarına, yarışmalarına falan da katıldım hayal meyal hatırlıyorum.

Ve burada geliyoruz ilk konu başlığımıza: Resim!
Beni zibidi yapan etkenlerden ilki budur, bu hastalığın bana bulaşması da işte böyle oldu.

Evet başladık çizmeye boyamaya, ama, ama işte, ailemin ve öğretmenlerin bütün iyi niyetine rağmen ben "Şunu yap!" denince yapamayan, tam tersine kilitlenip, anında başka şeylerle ilgilenmeye yönelen bir tip olduğumu da işte tam o sıralarda keşfettim. Tabii o zaman mal bir velet olduğumdan buna ne anlam verebildim, ne de etrafa derdimi anlatabildim. Halen daha anlatamıyorum o ayrı tabii de, neyse...

İlkokul'da ortalama üstü bir İlkokul'a gittim, ufak bir mahalle okuluydu ama, İngilizce temel eğitim vardı, böylece İngilizce'yi de öğrenmeye başladım ve İlkokul bitince de Hazırlık okumak için pek meşhurlu Arı Koleji'ni kazandım, galiba burslu falan da değildi, bizimkilerin de durumu da yoktu ama, fedakarlık yapıp attılar beni oraya. Tabii bir sene orada tam ergenliğe girerken sosyalleşmeyi öğrenirken, o senenin sonunda, ailevi sebeplerden ve benim etkim olamayacak bir yanlış kararlar zinciri ile benim de cezasını çekeceğim şekilde Afyon'a taşındık, yani bir nevi attan indim, eşşeğe bindim.
Haliyle ne oldu? Ben Ankara'daki o kadar imkan ve duruma bile uyamayan bir tip iken, ne ben Afyon'a uyabildim, ne de Afyon bana...

Bunun da birincil sebeplerinden biri şudur tabii, ben İlkokul 2-3 zamanı Hey Dergisi'ni ve benzer şeyleri keşfettim, Antalya'da da uzak akrabamız olan bir abim bana karışık kasetler çekip verdi, onlarla devamlı duyduğum sıkıcı Türk müzikleri dışında şeyler dinleyebildim. Yani aslında şimdiki kafamla düşününce, bazıları o kadar da kötü değilmiş, Barış Manço falan da dinlerdim bayıla bayıla, küçüklükten beri de, işte diğerleri, pop ve benzeri şeyler dışında. Efendim bu yabancı pop'lar Micheal Jackson'lar, Madonna'lar ve hatta sonradan fanı olup halen daha severek dinlediğim A-Ha ile o zaman tanıştım.

Tabii noldu? Kesmedi, hazırlık ile başlayan süreçte, ilkokulu aşmışız, artık büyükler ligindeyiz, arayışlar başlamış... Servisle okula giderken, baktım ki cazır cuzur bir müzik çalıyor...

(Burada ekşi sözlük'ten aynı olayı anlatışımdan bir alıntı yapıyorum, zira aynısını anlatmak üzereyim, o zaman neden kopyalayıp yapıştırıp buraya göre düzenlemiyorum? kehkeh)


Efendim, sene 1989 pek sevgili okurlar, Aernath kardeşiniz henüz ergen bile değil, ilkokul yeni bitmiş, hazırlığa başlamış. Ankara'da hazırlık bebesi olarak üstüne oturmayan takım elbise formatlı ortaokulumsu forması ilen cebelleşiyor... Bu halde iken bide servise felan biniyor okula gitmek için.


İşte o serviste de ne işse abileri servisi ele geçirmiş, servisçi amcayı sallamadan metal sabotaj yapıyor ve kaseti takıp bangır bangır metal çalıyorlar serviste. Haliyle, bir değil iki değil, toy Aernath hastası oluyor bu yüksek sesli cazırtının ve o zamanlar daha asosyal olamamış, gidip bir abiye soruyor:
"Abi ya, ben bu metali çok sevdim! Hangi kaseti alayım?"

Abiler kendi arasında bir tartışmaya tutuşuyor, "Kill'em All alsın!" "Yok olm Megadeth alsın!" ve "Creeping Death alsın aslında?" gibi anlamadığım dilden bir şeyler diyorlar.
Sonunda "Kill'em All" baskın çıkıyor, ben de abilerin sözünden çıkmıyor ve gidip alıyorum albümü.

Tabii zaten kulağa aşina olmuş servisten, hemen dinliyorum defalarca. Velhasıl "Jump in the Fire"ın fena hastası oluyorum. Hatta o derece ki, kasette onun olduğu yeri kalemle çizip hep döndüre döndüre geri sarıp onu dinliyorum.

Gel zaman git zaman, Afyon'a taşınıyoruz, ailevi sebeplerden dolayı, yol gösterici abilerden kopuyorum, ama metalden kopmuyorum, onlardan öğrendiğim gibi Allah'ın Afyon'unda serviste metal sabotaj yapıyorum, tek başıma servisi ele geçirip bir sürü genç dimağı zehirliyorum, bir güzel yaşıtım yandaşlar kazanıyorum...

İşte hepsinin başı o şarkı.
Ne zaman ki ateş beni çağırdı, gözümü kapayıp atladım,
O zamandan bu zamana da çok bir şey değişmedi.
(bu arada merak edene bu kısmın orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/29856499)

İşte böylece geldik ikinci konu başlığımıza: Müzik.
Beni zibidi yapan etkenlerin ikincisi de müziktir, tek başına müzik de değil, müzik zevkim ve dinlemeye yöneldiğim, dinlemekten zevk aldığım şeyler.

Bunu da yönlendiren etken ne? Onu da şimdiden belirteyim ki zaten o da üçüncü konu başlığımız oluyor.
Beni zibidi yapan etkenlerin üçüncüsü: Edebiyat ve Felsefe.
Bütün müzik zevkimi, az da olsa çizip boyadığım şeyleri ve hayata bakışımdaki perspektifi oluşturan başlıca etken aynen şu anda sizin de yaptığınız eylem olan okumaktır pek sevgili okurlar.

Yine çocukluğa ve başlangıca dönersek, okuma eylemine başlamam ise aslında resimi de etkileyen bir mevzu olan Çizgi Roman ile bağlantılıdır. Babamın ve kuzenlerimin türlü çizgiromanları, Conan'lar, Red Kit (Lucky Luke)'lar ve tabii ki Asterix'ler, resimlerine baka baka sonunda meraktan delirip 5-6 yaşlarımda kasıp, annemi ve babamı da delicesine darlayarak okumayı erkenden sökmeme sebep olmuştur. O zamandan beri de kesintisiz okuyorum sanırım. Tabii çok uzun süre Çizgi Roman okuyup daha sonrasında sadece yazı olan kitaplara geçmek zor bir süreç oldu, ama önce ufak tefek klasikler ve özellikle aşırı akıcı ve heyecanlı Lancelot'lar sayesinde bu aşamayı geçebildim. Sonrasında her şeyi okuyabildiğimi ve merak ettiğim her şeyi bu basit metodla öğrenebileceğimi farkedince de iş çığrından çıktı tabii...

Ama bütün bunlar arasında değinmeden geçemeyeceğim, roman olarak beni en çok etkileyen ve daha komplike ve ana akım dışı şeyler okumaya yönlendiren Stephen King'in Hayvan Mezarlığı'dır. Bu bazıları için "basit" korku romanı aslında benim için karanlık bir dünyanın kapısıdır sevgili okurlar.

"Yuh abartma?" dediğinizi duyar gibi oluyorum, ama aslında aynen de öyledir. Peki neden? Çünkü ben bu kitabı "Çok Satanlar" kısmında görüp, kitap okumayı çok seven babama babalar günü hediyesi olarak almaya karar vermiş idim, adı da ilginç gelmişti tabii, kuzenimin de kitaplığında bu yazarın adını görmüştüm, demek ki güzel bir hediye olabilirdi. Bu gibi düşüncelerle ilkokul 5 civarı, 1990 yılındaki kafamla bu kitabı alıp babama hediye etmiştim. Ama bilmediğim şuydu ki, babam meğersem pek ilgili değildi bu türe, daha çok Wilbur Smith tarzı şeyler severdi, istisnai olarak Isaac Asimov'lar falan, ama korkuymuş fantastikmiş çok sevmezdi. Haliyle beni kırmadan kitabı kabul etti ama, bir süre sonra okumadan pas geçti, ben de bu sefer kendim merak etmeye başladım hem adından hem bu durumdan, "Okumuyorsan ben okuyayım mı?" dedim, belki okuduğunu bitirip kibarlıktan okuyacaktı babam bilemiyorum, kaptım okudum ve ondan sonra da "böyle" olmakta ilk adımı attım.
(Ara not olarak belirteyim, burada da instagram'ımdan bir alıntı yaptım aslında, orjinal kaynak ve kapağın içi de burada: https://instagram.com/p/4NHNtLzgeB/?taken-by=aernath)

Peki "böyle" nasıl oldum? Efendim bu kitap şöyle bir kapı açtı bende, bir kere bazı hayaller hep o zamana kadar benim toy kafama dikte edildiği gibi sonunda hep "iyi" ve "güzel" olmak zorunda değildi, gayet karanlık ve korkunç olasılıklar ve hayalgücü devreye girince de sonsuz bir keşfedilmemiş bölge vardı. Bunun kapıyı açan zat olarak Stephen King ayağına değinecek olursak:

Bu az önce de bahsettiğim önyargıdan dolayı, kendisi hakkında "ilk intiba" bir fikir olması ve benim için de ne ifade ettiğini de anlatması açısından, şu aşağıdakileri aslında King'e karşı garip bir şekilde önyargılı olan bir eski arkadaşa yazdım, aynen aktarıyorum:

Stephen King'i Sevdirme ve Yaşatma Derneği, Başkan Yardımcısı(!) olarak, o zaman görevimi yerine getireyim, propagandaya başlıyorum:
- Stephen King'e Hayvan Mezarlığı (Pet Semetary) ile başlanır (az önce anlattım).
- Yazarın farklı boyutlarını keşif için, kızına ithafen ufakken ona yazdığı Ejderhanın Gözleri (The Eyes of the Dragon) masalı okunur.
- Burada geçen Randall Flagg karakterine hasta olunur ve 7 kitaplık Kara Kule (The Dark Tower) serisine başlanır, hepsi okunur.
- Kara Kule seri boyunca zaten neredeyse bütün King kitaplarına göndermeler yapar, sonra da her gönderme yaptığı da merak edilip sırayla okunur.
- En net gönderme yaptığı zaten yine Randall Flagg'li Mahşer (The Stand) ve Peter Straub'la beraber yazdığı Tılsım (The Talisman) ve Kara Ev (The Black House) ikilemesidir, bunlar da okunur güzelce.
- Bu arada Kara Kule serisi daha önce de söylediğim gibi 7 kitaptır, galiba 4'üncü kitaptan sonra King, gerçekten ölümcül bir trafik kazası geçirir, ölümden döner, seri bitmeyecek diye düşünerek bütün her şeyi bırakır ve kalan 3 kitabı yazar.
- Kara Kule'nin içinde de bu olayı anlatır, kendisi de karakter olarak yer alır belli bir yerde. İnsana "Acaba?" dedirtir "Anaa! Lan burası orası mı ki?! hehe" oluruz. 
Öyle de manyak bir adamdır.

Ara not: Bütün bu wall of text'e gelen cevap da ibretlikti tabi,

"Benim tekrar Stephen King okumam için kafayı bulmam ya da ciddi sorunlar edinmem lazım. Hayatımda böyle acı çekerek okuduğum bi kitap daha olmadı yani" şeklinde.
/facepalm
siz böyle olmayın, önyargı kötü bir şeydir :b

(Lan yine ekşi'den alıntı yaptım kendi kendime kaynak göstermekten bir hal oldum, neyse onun da orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/39642350)

İşte bu açılan kapının ardı tabii ki hep karanlık değildi, öncelikle Conan'ın da etkisi ile fantastik edebiyata Tolkien'le bulaşıp, önce tabii ki Hobbit, Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) üçlemesi ve tabii ki gerçek anlamda "kutsal" olabilen belki de tek kitap olan Silmarillion ile başlayıp, daha sonra Ejderha Mızrağı (Dragonlance) kitapları ile devam edip, sonra da R.A. Salvatore ve Drizzt ile tanıştım. Bunların üstüne pek çok fantastik ve bilim-kurgu kitap okudum. Başlangıç dışında da beni en çok etkileyen seri sanırım yine Ejderha Mızrağı'nın yazarları Margeret Weis ve Tracy Hickman'ın bence zirve yaptığı Ölüm Kapısı Serisi (Deathgate Cycle) olmuştu.
Bunların arasına karışan Ursula K. LeGuin'in Mülksüzler (The Dispossessed)'i ve geç tanışıp, film uyarlamaları sayesinde sonradan çok fena fanı olduğum Philip K. Dick'in okuyabildiğim bütün eserleriyle de distopya ve ucundan felsefi sorgulama kısmına girer buldum kendimi. Sanırım bu okuma olayımın benim için zirvesi de Tolkien'in Silmarillion'unu İngilizce orijinalinden okuyabilmektir. Tabii ilk kez İngilizce'den takılmadan Türkçe okuyabilir gibi okuyabildiğim Harry Potter'ları da ayrı tutarım, yazım dili ve akıcılık olarak bence aşırı başarılıdır, zamanında yaptığım o salak önyargımı da aşmama yardımcı olan kardeşime buradan da tekrar teşekkürü borç bilirim, sayesinde 3'ten sonraki bütün kitapları çıktığında alıp orjinalden okumuştum.

Tam burada hatta belirtmek lazım, tamam müzik, kitap falan iyi de, filmler, diziler, çizgi filmler ve animeler? Hatta hatta oyunlar?! Ki oyun olayı ayrı bir derya alt başlık, ona hele burada hiç bulaşmıyorum, ama evet bunları yapıp doğru düzgün oyunları oynamayan zaten eksik kalıyordur, oyun dediğimiz zaten temelde interaktif halde bütün bu mevzuların kesişmesi, türüne göre, interaktif roman, müzik ya da türlü şeyler olabiliyor malüm. Benimle ilgili kısmı, World of Warcraft olsun, diğer oyunları da oynarım ama çok uzun süredir fena bağımlı bir WoW'cuyum.

Genele dönersek, işte ben şahsen bütün bu alt başlıkları edebiyatın, müziğin ve görsel sanatların kesişmesi bir son ürün olarak görüyorum ve hatta bunların kesişme noktasının yarattığı en güzel ürünlerden biri de bence Yıldız Savaşları (Star Wars)'tur, onu da detayıyla irdelemem lazım, çünkü yine aynen beni ben yapan etkenlerden biri de bu güzel kesişme noktası.

Neden?

Çünkü hem edebi hikaye derinliğinin, hem felsefi sorgulamanın, hem müziğin, hem de görsel sanatların zirve yaptığı en önemli kültürel odaklardan biridir. Yine "Yuh amma abarttın?" mı diyorsun sevgili okur? Ulan okur sen de yani her şeye aynı şeyi diyorsun! Yani umarım demiyorsun? (temenni ile bitireyim hehe)

Çünkü şöyle, şimdi derinlemesine girersem sizi yine ekşi sözlük referanslarına boğarım, o açıdan ona başka bir blog post'unda değineyim (olursa ilerde, umarım). Temel olarak özetlersem, Star Wars'daki "Ehe yaratıklı uzaylı" dış kabuğunun altında beni şahsen esas etkileyen şu:

İmparator perspektifinden bakınca bambaşka, Anakin perspektifinden bakınca bambaşka, Obi-Wan ve hatta Yoda perspektifinden bakınca tamamen başka ve Han Solo perspektifinden bakınca da başka bir hikaye ve olay zinciri var. Bakınız Luke, C3PO ya da R2D2 demedim, onlar zaten görünen ana kahramanlar; ama Anakin'i de aynen Palpatine gibi 6 filmin tamamı için bakarak dedim, biraz karışık oldu ama umarım anlatabildim. Bu karakterleri bilmiyorsanız zaten bu kısmı anlamadınız, gidin izleyin, izleme sırası da 4 5 6 1 2 3'tür, ona göre!

Bunun dışında, görsellik ve tasarım kalitesi ve efektte açtığı çığır (Industrial Light & Magic) olarak, o epik John Williams besteleriyle o atmosferi verebilen müzikleri başlı başına bir sanat eseri olarak, bilim-kurgu gözükmesine rağmen aslında derin fantastik bir hikaye olarak, gerçekten bütün bu beni de etkileyen konu başlıklarını başarıyla harmanlamış bir olaydır Star Wars.

Evet genele bakınca "mükemmel" değil, kötü oyunculuklar var, yer yer kurgu hataları var, çocuklara da sevdirelim kaygısıyla biraz abartılmış karakterler ve türler var. Ama genel olarak üzerine kurulduğu böyle bir temel de var, en azından bana bunu temelin varolduğu hissiyatını verdi, veriyor halen daha. Ben de kendimce George Lucas'ın da biraz cins olsa da kesinlikle mal bir adam olmadığına artık emin olduğumdan, bunu güvenle söyleyebiliyorum.

Evet, bunu da araya sıkıştırdık, artık yavaş yavaş son konulara geçer isek:

Şunu baştan belirtmek lazım, tabii ki de Felsefe'ye ve sorgulamacı düşünmeye bunlarla başlamadım, hatta tam tersine, böyle olup bu konu başlıklarına yönelmemin sebebi, aslında "böyle" olmam. Nasıl yani? Şöyle; kendimi bildim bileli taa başta anlattığım o bana bir şeyi "Yap!" denince yaşadığım kitlenmeyi, o "Neden ki?" mekanizmasını refleks olarak kullanageldim, kronik tembelliğimin de sanırım altında yatan birincil neden budur. Tamamen bu "Neden ki?" refleksinin yan etkisi olarak da işte Felsefe'ye bulaştım.

Şimdi burada bunu da detayı ile irdelemeye girmiyim, sonuçta bir giriş yazısı olarak ve neye neden bulaştım, neden böyleyim, aha ben bunu niye yapıyorumun kaynağı kısmındaki çıkış noktalarımı veriyorum ki, en başta amaçladığım gibi kendimi daha iyi tanıtabileyim.

Efendim şöyle, temel olarak tabii Felsefe olgusu ile tanışmam okul zamanına dayanıyor, neymiş, neden yapılır, tanımı nedir, mantıkmış falanmış, ama tabii orada ezberci sistem altında size verilen bir tek ana mesaj var:
"Felsefe sıkıcıdır."

E tabii ki de değildir? Ama işte, bu düzen ve sistem dahilinde "genel olarak" size nasıl Edebiyat ve Tarih'in "sıkıcı ve ezber" olduğu belli bir açıdan veriliyorsa, nasıl Matematik, Fizik ve Kimya formül ezberi (ve kopyasına) dayanıyorsa, Biyoloji nasıl sizi Adem ve Havva'yı sorgulamanın kıyısına getiremiyorsa, işte önce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, sonra da Felsefe de tabii ki o aşamada bırakılıyor.
(Tabii ki idealist ve işini kaybetmek üzere olan öğretmenlerimizi bu genelin dışında tutuyorum)

Kendiniz alıp belli kaynakları merak edip, öğrenip okumazsanız da o kalıp bilgiler, ezberlenenler, öğrenilmeyenler de sınavlarda kullanıldıktan sonra bir güzel buharlaşıp gidiyor. Haliyle bu garip ve saçma şartlar altında ben de şu anda hayret ediyorum nasıl oldu bu iş, ama işte başta dediğim gibi o bende olan ve sisteme uymamama neden olan (ya da uymamamı sağlayan) arıza "Neden ki?" refleksinin bununla çok ilgisi var.

Felsefe denince de şuna da çok sinir olurum, şunu yapıyor halen daha insanlar bakınız:
Ne bileyim "Kant okudun mu? Nietzsche ne demiş?" gibi tam da en olmaması gerektiği gibi ezberci bilgi yığını beklentisi oluşturmak. O adamların onları derkenki amacı belki de zaten senin ufkunu açmaktı zaten pek sayın ezberci?

Bence Felsefe, tanımından, hatta kelime anlamı olan "bilgi"yi sevmekten şaşmadan uygulanmalı.
Yani, bilmek istemek, bilmeyi sevmek, öğrenmek, her konuda, her açıdan bilimsel ve sorgulayarak düşünmeye çalışmak, işte Felsefe o kadar aslında, o kadar basit ve kolay. Sınırlar konularak, "skolastik" hale getirilerek Felsefe yapılamaz, mantığına aykırı, kafese konmuş kuşa uç demek kadar saçma. Kişisel fikrim olarak, bence böyle. O yüzden sistematik şekilde sınırlanmış mantıkta olan her konu başlığına, şüpheyle ve "Neden ki?" diyerek yaklaşıyorum, öyle demek gerektiğini düşünüyorum; Dogmalar, Kurallar, Sınırlar... vs. vs. aklınıza ne gelirse...

Sonuç olarak:

Hep "Ben, bence, benim..." gibi kalıplar kullandım, bencil gibi oldu evet, ama işte "Ben"i; kendimi biraz anlatabildim umarım.

Olursa, (üşenmez de yazarsam) sonraki yazılarda görüşmek üzere...

- Aernath

No comments:

Post a Comment