Aernath Blog
Monday, November 30, 2015
Aernath'la Görüşme
Ön Not:
Bu blog'u da açmam ve yazmam için beni gazlayan arkadaşım Erkan Örki ile arada geyiklerken güzel şeyler yumurtladığımızı farkettik, sonra dedik ki "Bunu röportaj havasında yapalım, bir ara kayıt altına alalım da boşa gitmesin." O da bunun üstüne bana laflar hazırlamış, ben de doğaçlama cevaplar vermeye çalıştım, bu seferki blog da aşağıdaki gibi değişik bir şekilde hazırlanmış oldu.
Biz eğlendik, umarım siz de eğlenirsiniz, sıkılmadan okursunuz. Evet, işte böyle.
(...Bir Ekim akşamı)
ErÖr:
Kişisel dalıyorum ilk. Kafa göz. Hazır ol.
Aernath:
Hehe tamam dur, şimdi başlıoz... Baaaş-la!
ErÖr:
......'ları yapmadan ölmeyeceğim dediğin bir listen var mı?
Aernath:
Hümm... Aslında eskiden vardı, çoğunu yaptım. Gözümde büyüttüğüm şeylermiş onu farkettim.
Mesela diyordum işte Mimar Sinan'a gireyim. Girdik gördük ki içi yüksek lise imiş.
Diğerleri de o tarz, hayatımın aşkını bulayım dedim, buldum sandım, baktım aşağı yukarı tırt bir mevzu imiş o da, kısıtlayıcı ve sonu hep hüsran.
İşte belki ek olarak bir albüm çıkarayım bir de kitap çıkarayım falan ölmeden gibi şeyler, onlara da daha vaktim var gibi geldiğinden çok takmıyorum, yavaş yavaş olur :b
Evet budur.
ErÖr:
X bir kişinin hayatında "o" olmazsa olmaz dediği adam mısın?
Veya olduğunu düşünüyor musun?
Aernath:
Aile arkadaş dışında değilim bariz :b
Ki arkadaşların çoğu da bensiz yapar, bağımsız arkadaşlarım vardır. Zaten o kadar bağımlılık iyi değil. Ne o öle, eroin miyim ben? Ckck!
ErÖr:
Çoğu dediğine göre bir azınlık düşünüyorsun?
Aernath:
Yani aslında lafın gelişi, üzülebilecek bikaç kişiyi düşündüm. Ama bensiz yapabilirler gayet, o başka bişi.
ErÖr:
Peki hayatında "Olmazsa olmaz" listesi yapsan ilk sıradaki şey ne olurdu?
Aernath:
Şimdi bu da tam ne dilediğine çok dikkat etmek gereken durumlardan biri.
"Bu olmazsa olmaz" diyemiyorum ama hiçbişi için, insan yaşadığı sürece adapte olup uyum sağlayabiliyormuş, bunu gördüm.
En azından bir şekilde devam edilebiliyor. Ama tabii mantıken mutlaka onun da bir sınırı vardır.
İşte o sınıra vurmadığım sürece "olurum" gibi geliyor. Kötü olasılıkları olmadan olmuş gibi düşünmeye gerek yok, olduğu zaman tercihan teker teker, ya da çözebileceğim sırada azar azar ele alıp önüme bakmayı tercih ediyorum. Uzun vadeli plan da o yüzden yapamıyorum zaten.
Yarın kafamıza göktaşı düşmeyecek olsa bile ne olacağımızın garantisi yok, o zaman günümüzü yaşayalım, olmazsa olmazları dert edip olanların tadını çıkarmaktan mahrum olmayalım. Bence.
ErÖr:
Peki, "Kimse benim bu yönümü bilmiyor, görmüyor, farkında değil..." gibi dediğin bir yönün, duygun hissin vs. var mı?
Aernath:
Yani yok sanırım, çünkü aslında göstermek isteyen biri değilim herhangi bir yönümü, zaten daha çok geri kaçan ben oluyorum. Ayrıca menzilime girecek kadar cesur olanlar zaten ne numaram varsa görüyolar ilk elden, hem gevezeyim hem de gereğinden fazla açık sözlüyüm, dangır dungur her şeyi sölerim yaparım. Beğenirse durur, beğenmezse ben zaten başta olduğum yerde olurum.
ErÖr:
Menziline giren veya girmeyen birisi yaptığın birşeyi eleştirdiğinde ona "E sen daha iyisini yap o zaman amk" dediğin oldu mu?
Aernath:
Ehahe yani aslında yapıcı bi eleştiriyse dinlerim, yapabileceğim uygulanabilir bi öneriyse kaçırmak istemem. Ama mantıksız ve sırf eleştirmiş olmak için eleştirirse de ya hiç kaale almam ya da geçiştiririm. Çünkü zaten daha iyisini yapabilecek biri ise zaten yapmıştır, eleştirisi o tarz şeylere dayanıyodur. Ha yoksa öyle bir dayanak, zaten ciddiye alınacak biri değildir, seviyesine inip enerji israfı yapmamak lazım derim.
ErÖr:
Etrafında eleştirmek için eleştiren adamlar var yani?
Aernath:
Sabit olarak etrafımda değil, çünkü zaten ekarte ediyorum onları, ama ara sıra denk geliyor tabi, hele ki insanların önüne bi iş atıyorsan illa ki o tarz tipler daha çok doluşuyolar. Zaten iyi bir yorum veya takdir görmek ender olan, hele ki rastgele insanlar varsa, daha çok boş eleştiriyle karşılaşıyosun.
ErÖr:
Kişisel olarak "Eleştirilen adam yaratıcı adamdır" diye düşünürüm. Sence sen yaratıcı bir adam mısın? Yoksa sıradan bir adam mısın?
Aernath:
Bence de öyledir, çünkü yaratan insan eleştiriye malzeme çıkarabilir. Yaratıcı olmayan insanlar her işlerinde sıradan ve direkt kalıp işler yaptığı için eleştirilecek tarafı yoktur, gayet de mantıklı yani bence de.
ErÖr:
"Yaratıcı" diyince aklıma geldi, bazı olaylar veya durumlar için aynı anlama gelen birden fazla kelimelerin olduğu durumlar var ya, onlarda ne yapılmalı?
Örnek: Son zamanlarda "indirmek" kelimesine takıldım. Hem "download" anlamında hem de argoda "öldürmek dövmek vs" anlamında. "Geçen filmi bir indirdim var ya görecektin."
Aernath:
Aynı şeye bugün dizi fragmanı üzerinden takıldı birisi. "İnternete düşülüyor, televizyona çıkılıyor..." diye, "İsimlendirmeye takılıp aşağı görmemek lazım. Resmi şekilde yayınlanan çıkıyor, resmi olmayan düşüyor, ama sonuçta meyvasını yiyen biz oluyoruz, onda değişiklik yok." dedim.
Aynı şekilde "Yaratıcı" olmak ve "indirmek" de aslında eyleme sıfat yüklemek gibi sadece, sıfatlar yapılan eylemi değiştirmiyorsa bence biraz tiyatro katmakta problem yok.
ErÖr:
O zaman sana hayatının felsefe sorusu:
"Patlıcan oturtması seven bir adam karnıyarık sevmek zorunda mıdır?"
Aernath:
Kesinlikle de değildir! üzerine de 30 sayfa savunma yazarım.
ErÖr:
Sonuçta aynı malzemeler değil mi ?
Aernath:
Aynen, aynı. Ama sunum önemlidir, beni bakımlı veya bakımsız görmek gibi, ilk intibada verilen farklar var ve göz zevki de damak zevki kadar önemli ise, demek ki estetik möhem.
ErÖr:
Estetik, kültürler arasında çok keskin sınırları olabilen bir durum. Ama ortak insiyatifi de çok olabiliyor. Mesela Rembrandt. "Sonuçta ikisi de karnımı doyuruyor" diye düşünmezsek aynı malzemelerle yapılan iki yemek arasındaki tercih edilme farkı sadece görüntüsü mü?
(Dikkat! Ağır metafor içerir!)
Aernath:
Şimdiee... Metaforik olarak bakmaz isek zaten yemeği yaparkenki pratiklik devreye girer, ama aslında burdan çıkışla genele de varabiliriz:
Estetik ve görüntü, uygulamada aslında hakkaten gerek olmayan şeyler.
Peki, neden bu kadar önemli bir şey önemsizmiş gibi gösterilir?
Gerçekten tercihleri değiştirebilecek etkisi var demek ki; işte bu örnekte olduğu gibi.
O yüzden zaten aslında (öncelik sırasında) üstte olması gereken demek ki estetik, en azından dengeyi kurabilecek seviyede. Yoksa bu özellikleri görmezden gelip sadece kalıp işlerle ama sıradan insanlara, işlere, hayatlara geri döneriz. Endüstriyelleşmenin laneti de burada, o yüzden aslında mesela "Endüstriyel Tasarım" olmaz. O sıfat tamlaması aslında tam bir "oksimoron"dur. Aynı şekilde seri basıma uygun yapılan "tasarım"lar da seri basılabildiği anda tanım olarak estetik değildir.
Ama ne olur, güzel gözükür, diğer seri üretilen şeylerden farklı olur.
Bunları da estetik olarak öne çıkarabilmek için o farklar önem arzeder hale gelirse, işte o zaman endüstriyelleşmiş şeyler ruhunu kaybetmemiş olur.
Bir üretim daha çok insana ulaşmalıdır, ama sadece işlevini yerine getirirse o insana -mesela bu yemek örneğindeki gibi- sadece karın tokluğu verir, "tatmin" vermez.
ErÖr:
Peki, müzik için aynısı geçerli mi? Sonuçta müzik de bir endüstri.
Ve endüstriyel müzik diye başka bir konu da var.
Aernath:
Müzik de üretim olan her konu gibi aslında, aynı şekilde "endüstriyel müzik" tanımını da iki türlü de alabiliriz. Biri tür olarak "endüstrinin yarattığı ritmik sesler", öteki de "müziğin endüstrileşmiş hali", yani piyasa olsun ve satsın, para kazandırsın diye uğraştıran hali.
Burada da aslında bu ikisini tanımlarken temelde endüstriyel müziğin ters yazılmasının müzik endüstrisini eleştirirken istemli ya da istemsiz nasıl güzel bir tesadüf olarak denk geldiğini fark ediyoruz. Çünkü aynı mantık her tür üretimde de var, para için seri üretilen ve maliyetten kısma gibi kaygıların girdiği şeylerde genel "kalite" dolayısıyla estetik farklılıklar düşüyor.
Tersine satış ve para kaygısı en minimumda olan şeylerde de en orjinal işlerle karşılaşıyoruz.
O yüzden müzik endüstrisinin neferi Justin Bieber ve türevleri iken, endüstriyel müziğin neferi de onu "Höt!" dediği zaman ikiye kırabilecek Rammstein ve benzeri şeyler.
Ha, şimdi Rammstein'ın da bir ticari başarısı var, evet, hatta bunu korumak için dikkat ettikleri ve belki ödün de verdikleri şeyler var, ama bu onların gözümüzdeki ortalama intibasını bozmayacak seviyede. Bu da tam olarak şunun ispatı:
"Sadece müzik değil, hiçbir seri üretim ürün aslında çok da fazla ödün vermek zorunda değil."
Olması gerektiği gibi olarak dengesini yakalayabilir. Hem keyif verir, hem tatmin edici olduğu için o keyif uzun süreli ve daha uzun süre tekrar edilebilir olur.
ErÖr:
Steve Jobs'un başarılı bir pazar adamı olduğunu kabul ettiğini düşünerek bir soru soracağım. bir sözü var "Kalite, nicelikten daha önemlidir." üstte yazdıklarını düşünürsek müzik sektöründe "kalite" nedir?
Aernath:
Buna aynen ilk örnek üzerinden cevap vermeye çalışayım:
Şimdi, Steve Jobs, endüstriyel olarak başarılı ama dediğin gibi bir "pazar adamı", yani ilk kaygısı olarak pazar başarısını önemsemiş. Fenomen ürünler yaratsa da öldükten sonra aynı fenomen etkisi devam etmedi, bunda da onun bizzat sunumunu yapması ve ince ufak farkları yakalayıp ürünlerini orjinalmiş farklıymış gibi göstermesi yatıyordu, bence.
Apple da nasıl mal bir firmaysa bu basit formülü devam ettirmeyi başaramadı. Halbuki, öne yine vitrin bir adam atsalar, teknik bilgi yerine teatral yeteneği ve hitabeti güçlü olsaydı, ufak farkları aynı şekilde sunuyormuş gibi yaparak bu hayalet başarıyı devam ettirebilirlerdi.
Ama işte bunu yapamıyor olmaları da aslında o ilk formülde "kalite" olmamasından, bu fenomen sürekliliği bütün imkanlara rağmen sağlayamamış olmaları da bunun ispatı.
Demek ki Steve Jobs'un, aslında kendi dediği gibi kaliteyi nicelikten önde tutma gibi bir derdi yokmuş, burdan da bunu anlıyoruz.
Bunu da müzik sektörüne uyarlarsak, "orjinalmiş gibi" ya da "kaliteliymiş gibi" lanse edilen ama aslında müzik endüstrisinin neferi halinde olan isimlere bakarak anlayabiliriz.
Aslında yetenekli ve orjinal işler yapabilme potansiyeli varmış gibi olan bir tip vitrine atılır, çeşitli vitrin başarılarla da bu desteklenir, mesela işte yetenek yarışması, ses yarışması gibi, aslında uygulamada teknik olarak hiçbir anlamı olmayan, ama o yarışma süresince "yarıştığı" tiplerden görece iyi gözüken, sonra da bunlar dış piyasada o referanslarla "kaliteli" gösterilir, aynen Steve Jobs gibi, ama formül ufak bir yerden patlak verince de kaybolur giderler. O yüzden bir sürü "one hit wonder" var geçmişte, onlar zaten müzik endüstrisinin başarısız deneyleri. Mesela Vanilla Ice ve benzeri adamlar. Bugün tutanlar, Rihanna ve benzeri tipler ise, işte o deneylerin sonunda varılan nokta. İyiymiş gibi, yetenekliymiş gibi, "kaliteli" gibi, ama kesinlikle uygulamada hiçbir zaman gerçek bir müzisyen kadar saygın değil. İkisinin arasında geçiş yapabilenlerin sayısı da o yüzden çok az zaten. Kaliteli bir müzisyen biraz kendinden ödün verip endüstriyel olabilirken, ilk çıkışı o şekilde yapan biri hiçbir şekilde daha yüksek seviye bir işe geçemiyor, bu da onun ispatı.
Yani, uzun lafın kısası, müzik sektöründeki kalite için seri üretim kaygıları değil, orjinallik kaygıları ön planda olmalı. Ancak o zaman teknik anlamda da bir başarı ve saygınlık olabilir.
(uzun oldu :b)
ErÖr:
Cool oldu.
Aernath:
Hehe eyvalle.
ErÖr:
Eminim Apple fanboi'lerin dikkatini (?) çekeceksindir. Ama Tim Cook da başarılı bir pazar adamı değil mi ? Sonuçta Nike'ın da yönetim kurulunda oldukça adı ve sözü geçen bir kişi. Ama bir noktada Apple'ın geldiği nokta da belli. Sence Tim Cook yönlendirilen bir adam mı, yoksa sadece Steve Jobs kadar başarılı mı değil ?
Aernath:
Şimdi tabii iç yüzünü bilemeyiz, sonuçta biz dışarıdan gözlemci olarak ve görünen durum üzerine konuşabiliyoruz. ama Tim Cook, gözüktüğü kadarıyla iyi bir yönetici, ama sunum ve çıkardığı ürünlere bakınca ancak bir takipçi, ilk tutan formülü devam ettirmeye çalışan bir görev adamı. Tasarım etkisini de bilemem tabii, belki de baskılanıyordur çok orjinal fikirleri ortak kararla, ama sunumlarından görebildiğimiz kadarıyla ve son ürünlerdeki çok az farklardan ego olarak da görünüşe göre silik kalıyor. Steve Jobs tarzı, (kesinlikle idolleştirilmeden anlatıyorum, çünkü hiç sevmem), ama o tarzda yeni bir patlama için bence Apple'ın yapması gereken top yekün bir imaj yenilemesiydi. Firmanın kimliğini olduğu gibi değiştirip mesela beyazı siyah, genel havayı sakinden dinamiğe çevirici tokat gibi değişiklikler yapıp Steve Jobs'ın ve getirdiği o hafif zen ortalama imajın dışında bir frontman ve imaj çalışması yapılmalıydı. O zaman ancak Tim Cook veya o frontman'in farkını anlardık.
Ama işte, tekrar aynı mevzu, ticari kaygılar, orjinalliğe ve tutmuş formülü bozmaya engel oluyor. Dolayısıyla o amcanın da gözüken imajı ve duruşu buradan bakılınca böyle kalıyor.
ErÖr:
Eh, Apple demişken "Z Kuşağı"na bulaşmamak olmaz. Z Kuşağı'ndan umutlu musun?
Aernath:
Ya şimdi Z Kuşağı aslında zorlama bir tanım, bana her yaramaz çocuğa hiperaktif, ADD falan denmesi durumunun uzantısı gibi geliyor. O yüzden zamanında annesinden babasından enseye tokadı yememiş tiplerin dönüştüğü bir güruh diyebiliriz. Bana bulaşırlarsa da o eksik kısmı tamamlayabilirim :b
Umutlu olma kısmına gelince de, şöyle sevindirici bir durum var ki en azından hepsi o genel kalıpta değil, o durumdan rahatsız olup çıkmaya çalışan da hatırı sayılır bir kitle var, işte Z Kuşağı'ndan değil, ama onlardan umutluyum.
ErÖr:
Kategorizasyona karşı mısın ?
Aernath:
Duruma göre, bir şeyin nasıl olduğunu birine anlatırken ilk intiba bir fikir vermesi açısından tanım olarak faydalı, ama bir kalıp oluşturup insanları ona hapseder hale gelen haline karşıyım.
Aernath:
O zamaan, uyumadan bi final sorusuyla bitir bari :b
ErÖr:
O zaman şimdilik bir final sorusu; Magneto mu döver Bishop mu ?
Aernath:
aheheh valla zor oru
Soru bile yazamadım bak o derece
Cidden devam mı?
ErÖr:
Devam sonra.
Bu sadece senin genel fikir yapındı.
2. konu daha kadınlara dair
Aernath:
Oo, hadi bakalm Part 1
Alayım bunu kenara.
...To be continued (belki bir gün :b)
Bu blog'u da açmam ve yazmam için beni gazlayan arkadaşım Erkan Örki ile arada geyiklerken güzel şeyler yumurtladığımızı farkettik, sonra dedik ki "Bunu röportaj havasında yapalım, bir ara kayıt altına alalım da boşa gitmesin." O da bunun üstüne bana laflar hazırlamış, ben de doğaçlama cevaplar vermeye çalıştım, bu seferki blog da aşağıdaki gibi değişik bir şekilde hazırlanmış oldu.
Biz eğlendik, umarım siz de eğlenirsiniz, sıkılmadan okursunuz. Evet, işte böyle.
(...Bir Ekim akşamı)
ErÖr:
Kişisel dalıyorum ilk. Kafa göz. Hazır ol.
Aernath:
Hehe tamam dur, şimdi başlıoz... Baaaş-la!
ErÖr:
......'ları yapmadan ölmeyeceğim dediğin bir listen var mı?
Aernath:
Hümm... Aslında eskiden vardı, çoğunu yaptım. Gözümde büyüttüğüm şeylermiş onu farkettim.
Mesela diyordum işte Mimar Sinan'a gireyim. Girdik gördük ki içi yüksek lise imiş.
Diğerleri de o tarz, hayatımın aşkını bulayım dedim, buldum sandım, baktım aşağı yukarı tırt bir mevzu imiş o da, kısıtlayıcı ve sonu hep hüsran.
İşte belki ek olarak bir albüm çıkarayım bir de kitap çıkarayım falan ölmeden gibi şeyler, onlara da daha vaktim var gibi geldiğinden çok takmıyorum, yavaş yavaş olur :b
Evet budur.
ErÖr:
X bir kişinin hayatında "o" olmazsa olmaz dediği adam mısın?
Veya olduğunu düşünüyor musun?
Aernath:
Aile arkadaş dışında değilim bariz :b
Ki arkadaşların çoğu da bensiz yapar, bağımsız arkadaşlarım vardır. Zaten o kadar bağımlılık iyi değil. Ne o öle, eroin miyim ben? Ckck!
ErÖr:
Çoğu dediğine göre bir azınlık düşünüyorsun?
Aernath:
Yani aslında lafın gelişi, üzülebilecek bikaç kişiyi düşündüm. Ama bensiz yapabilirler gayet, o başka bişi.
ErÖr:
Peki hayatında "Olmazsa olmaz" listesi yapsan ilk sıradaki şey ne olurdu?
Aernath:
Şimdi bu da tam ne dilediğine çok dikkat etmek gereken durumlardan biri.
"Bu olmazsa olmaz" diyemiyorum ama hiçbişi için, insan yaşadığı sürece adapte olup uyum sağlayabiliyormuş, bunu gördüm.
En azından bir şekilde devam edilebiliyor. Ama tabii mantıken mutlaka onun da bir sınırı vardır.
İşte o sınıra vurmadığım sürece "olurum" gibi geliyor. Kötü olasılıkları olmadan olmuş gibi düşünmeye gerek yok, olduğu zaman tercihan teker teker, ya da çözebileceğim sırada azar azar ele alıp önüme bakmayı tercih ediyorum. Uzun vadeli plan da o yüzden yapamıyorum zaten.
Yarın kafamıza göktaşı düşmeyecek olsa bile ne olacağımızın garantisi yok, o zaman günümüzü yaşayalım, olmazsa olmazları dert edip olanların tadını çıkarmaktan mahrum olmayalım. Bence.
ErÖr:
Peki, "Kimse benim bu yönümü bilmiyor, görmüyor, farkında değil..." gibi dediğin bir yönün, duygun hissin vs. var mı?
Aernath:
Yani yok sanırım, çünkü aslında göstermek isteyen biri değilim herhangi bir yönümü, zaten daha çok geri kaçan ben oluyorum. Ayrıca menzilime girecek kadar cesur olanlar zaten ne numaram varsa görüyolar ilk elden, hem gevezeyim hem de gereğinden fazla açık sözlüyüm, dangır dungur her şeyi sölerim yaparım. Beğenirse durur, beğenmezse ben zaten başta olduğum yerde olurum.
ErÖr:
Menziline giren veya girmeyen birisi yaptığın birşeyi eleştirdiğinde ona "E sen daha iyisini yap o zaman amk" dediğin oldu mu?
Aernath:
Ehahe yani aslında yapıcı bi eleştiriyse dinlerim, yapabileceğim uygulanabilir bi öneriyse kaçırmak istemem. Ama mantıksız ve sırf eleştirmiş olmak için eleştirirse de ya hiç kaale almam ya da geçiştiririm. Çünkü zaten daha iyisini yapabilecek biri ise zaten yapmıştır, eleştirisi o tarz şeylere dayanıyodur. Ha yoksa öyle bir dayanak, zaten ciddiye alınacak biri değildir, seviyesine inip enerji israfı yapmamak lazım derim.
ErÖr:
Etrafında eleştirmek için eleştiren adamlar var yani?
Aernath:
Sabit olarak etrafımda değil, çünkü zaten ekarte ediyorum onları, ama ara sıra denk geliyor tabi, hele ki insanların önüne bi iş atıyorsan illa ki o tarz tipler daha çok doluşuyolar. Zaten iyi bir yorum veya takdir görmek ender olan, hele ki rastgele insanlar varsa, daha çok boş eleştiriyle karşılaşıyosun.
ErÖr:
Kişisel olarak "Eleştirilen adam yaratıcı adamdır" diye düşünürüm. Sence sen yaratıcı bir adam mısın? Yoksa sıradan bir adam mısın?
Aernath:
Bence de öyledir, çünkü yaratan insan eleştiriye malzeme çıkarabilir. Yaratıcı olmayan insanlar her işlerinde sıradan ve direkt kalıp işler yaptığı için eleştirilecek tarafı yoktur, gayet de mantıklı yani bence de.
ErÖr:
"Yaratıcı" diyince aklıma geldi, bazı olaylar veya durumlar için aynı anlama gelen birden fazla kelimelerin olduğu durumlar var ya, onlarda ne yapılmalı?
Örnek: Son zamanlarda "indirmek" kelimesine takıldım. Hem "download" anlamında hem de argoda "öldürmek dövmek vs" anlamında. "Geçen filmi bir indirdim var ya görecektin."
Aernath:
Aynı şeye bugün dizi fragmanı üzerinden takıldı birisi. "İnternete düşülüyor, televizyona çıkılıyor..." diye, "İsimlendirmeye takılıp aşağı görmemek lazım. Resmi şekilde yayınlanan çıkıyor, resmi olmayan düşüyor, ama sonuçta meyvasını yiyen biz oluyoruz, onda değişiklik yok." dedim.
Aynı şekilde "Yaratıcı" olmak ve "indirmek" de aslında eyleme sıfat yüklemek gibi sadece, sıfatlar yapılan eylemi değiştirmiyorsa bence biraz tiyatro katmakta problem yok.
ErÖr:
O zaman sana hayatının felsefe sorusu:
"Patlıcan oturtması seven bir adam karnıyarık sevmek zorunda mıdır?"
Aernath:
Kesinlikle de değildir! üzerine de 30 sayfa savunma yazarım.
ErÖr:
Sonuçta aynı malzemeler değil mi ?
Aernath:
Aynen, aynı. Ama sunum önemlidir, beni bakımlı veya bakımsız görmek gibi, ilk intibada verilen farklar var ve göz zevki de damak zevki kadar önemli ise, demek ki estetik möhem.
ErÖr:
Estetik, kültürler arasında çok keskin sınırları olabilen bir durum. Ama ortak insiyatifi de çok olabiliyor. Mesela Rembrandt. "Sonuçta ikisi de karnımı doyuruyor" diye düşünmezsek aynı malzemelerle yapılan iki yemek arasındaki tercih edilme farkı sadece görüntüsü mü?
(Dikkat! Ağır metafor içerir!)
Aernath:
Şimdiee... Metaforik olarak bakmaz isek zaten yemeği yaparkenki pratiklik devreye girer, ama aslında burdan çıkışla genele de varabiliriz:
Estetik ve görüntü, uygulamada aslında hakkaten gerek olmayan şeyler.
Peki, neden bu kadar önemli bir şey önemsizmiş gibi gösterilir?
Gerçekten tercihleri değiştirebilecek etkisi var demek ki; işte bu örnekte olduğu gibi.
O yüzden zaten aslında (öncelik sırasında) üstte olması gereken demek ki estetik, en azından dengeyi kurabilecek seviyede. Yoksa bu özellikleri görmezden gelip sadece kalıp işlerle ama sıradan insanlara, işlere, hayatlara geri döneriz. Endüstriyelleşmenin laneti de burada, o yüzden aslında mesela "Endüstriyel Tasarım" olmaz. O sıfat tamlaması aslında tam bir "oksimoron"dur. Aynı şekilde seri basıma uygun yapılan "tasarım"lar da seri basılabildiği anda tanım olarak estetik değildir.
Ama ne olur, güzel gözükür, diğer seri üretilen şeylerden farklı olur.
Bunları da estetik olarak öne çıkarabilmek için o farklar önem arzeder hale gelirse, işte o zaman endüstriyelleşmiş şeyler ruhunu kaybetmemiş olur.
Bir üretim daha çok insana ulaşmalıdır, ama sadece işlevini yerine getirirse o insana -mesela bu yemek örneğindeki gibi- sadece karın tokluğu verir, "tatmin" vermez.
ErÖr:
Peki, müzik için aynısı geçerli mi? Sonuçta müzik de bir endüstri.
Ve endüstriyel müzik diye başka bir konu da var.
Aernath:
Müzik de üretim olan her konu gibi aslında, aynı şekilde "endüstriyel müzik" tanımını da iki türlü de alabiliriz. Biri tür olarak "endüstrinin yarattığı ritmik sesler", öteki de "müziğin endüstrileşmiş hali", yani piyasa olsun ve satsın, para kazandırsın diye uğraştıran hali.
Burada da aslında bu ikisini tanımlarken temelde endüstriyel müziğin ters yazılmasının müzik endüstrisini eleştirirken istemli ya da istemsiz nasıl güzel bir tesadüf olarak denk geldiğini fark ediyoruz. Çünkü aynı mantık her tür üretimde de var, para için seri üretilen ve maliyetten kısma gibi kaygıların girdiği şeylerde genel "kalite" dolayısıyla estetik farklılıklar düşüyor.
Tersine satış ve para kaygısı en minimumda olan şeylerde de en orjinal işlerle karşılaşıyoruz.
O yüzden müzik endüstrisinin neferi Justin Bieber ve türevleri iken, endüstriyel müziğin neferi de onu "Höt!" dediği zaman ikiye kırabilecek Rammstein ve benzeri şeyler.
Ha, şimdi Rammstein'ın da bir ticari başarısı var, evet, hatta bunu korumak için dikkat ettikleri ve belki ödün de verdikleri şeyler var, ama bu onların gözümüzdeki ortalama intibasını bozmayacak seviyede. Bu da tam olarak şunun ispatı:
"Sadece müzik değil, hiçbir seri üretim ürün aslında çok da fazla ödün vermek zorunda değil."
Olması gerektiği gibi olarak dengesini yakalayabilir. Hem keyif verir, hem tatmin edici olduğu için o keyif uzun süreli ve daha uzun süre tekrar edilebilir olur.
ErÖr:
Steve Jobs'un başarılı bir pazar adamı olduğunu kabul ettiğini düşünerek bir soru soracağım. bir sözü var "Kalite, nicelikten daha önemlidir." üstte yazdıklarını düşünürsek müzik sektöründe "kalite" nedir?
Aernath:
Buna aynen ilk örnek üzerinden cevap vermeye çalışayım:
Şimdi, Steve Jobs, endüstriyel olarak başarılı ama dediğin gibi bir "pazar adamı", yani ilk kaygısı olarak pazar başarısını önemsemiş. Fenomen ürünler yaratsa da öldükten sonra aynı fenomen etkisi devam etmedi, bunda da onun bizzat sunumunu yapması ve ince ufak farkları yakalayıp ürünlerini orjinalmiş farklıymış gibi göstermesi yatıyordu, bence.
Apple da nasıl mal bir firmaysa bu basit formülü devam ettirmeyi başaramadı. Halbuki, öne yine vitrin bir adam atsalar, teknik bilgi yerine teatral yeteneği ve hitabeti güçlü olsaydı, ufak farkları aynı şekilde sunuyormuş gibi yaparak bu hayalet başarıyı devam ettirebilirlerdi.
Ama işte bunu yapamıyor olmaları da aslında o ilk formülde "kalite" olmamasından, bu fenomen sürekliliği bütün imkanlara rağmen sağlayamamış olmaları da bunun ispatı.
Demek ki Steve Jobs'un, aslında kendi dediği gibi kaliteyi nicelikten önde tutma gibi bir derdi yokmuş, burdan da bunu anlıyoruz.
Bunu da müzik sektörüne uyarlarsak, "orjinalmiş gibi" ya da "kaliteliymiş gibi" lanse edilen ama aslında müzik endüstrisinin neferi halinde olan isimlere bakarak anlayabiliriz.
Aslında yetenekli ve orjinal işler yapabilme potansiyeli varmış gibi olan bir tip vitrine atılır, çeşitli vitrin başarılarla da bu desteklenir, mesela işte yetenek yarışması, ses yarışması gibi, aslında uygulamada teknik olarak hiçbir anlamı olmayan, ama o yarışma süresince "yarıştığı" tiplerden görece iyi gözüken, sonra da bunlar dış piyasada o referanslarla "kaliteli" gösterilir, aynen Steve Jobs gibi, ama formül ufak bir yerden patlak verince de kaybolur giderler. O yüzden bir sürü "one hit wonder" var geçmişte, onlar zaten müzik endüstrisinin başarısız deneyleri. Mesela Vanilla Ice ve benzeri adamlar. Bugün tutanlar, Rihanna ve benzeri tipler ise, işte o deneylerin sonunda varılan nokta. İyiymiş gibi, yetenekliymiş gibi, "kaliteli" gibi, ama kesinlikle uygulamada hiçbir zaman gerçek bir müzisyen kadar saygın değil. İkisinin arasında geçiş yapabilenlerin sayısı da o yüzden çok az zaten. Kaliteli bir müzisyen biraz kendinden ödün verip endüstriyel olabilirken, ilk çıkışı o şekilde yapan biri hiçbir şekilde daha yüksek seviye bir işe geçemiyor, bu da onun ispatı.
Yani, uzun lafın kısası, müzik sektöründeki kalite için seri üretim kaygıları değil, orjinallik kaygıları ön planda olmalı. Ancak o zaman teknik anlamda da bir başarı ve saygınlık olabilir.
(uzun oldu :b)
ErÖr:
Cool oldu.
Aernath:
Hehe eyvalle.
ErÖr:
Eminim Apple fanboi'lerin dikkatini (?) çekeceksindir. Ama Tim Cook da başarılı bir pazar adamı değil mi ? Sonuçta Nike'ın da yönetim kurulunda oldukça adı ve sözü geçen bir kişi. Ama bir noktada Apple'ın geldiği nokta da belli. Sence Tim Cook yönlendirilen bir adam mı, yoksa sadece Steve Jobs kadar başarılı mı değil ?
Aernath:
Şimdi tabii iç yüzünü bilemeyiz, sonuçta biz dışarıdan gözlemci olarak ve görünen durum üzerine konuşabiliyoruz. ama Tim Cook, gözüktüğü kadarıyla iyi bir yönetici, ama sunum ve çıkardığı ürünlere bakınca ancak bir takipçi, ilk tutan formülü devam ettirmeye çalışan bir görev adamı. Tasarım etkisini de bilemem tabii, belki de baskılanıyordur çok orjinal fikirleri ortak kararla, ama sunumlarından görebildiğimiz kadarıyla ve son ürünlerdeki çok az farklardan ego olarak da görünüşe göre silik kalıyor. Steve Jobs tarzı, (kesinlikle idolleştirilmeden anlatıyorum, çünkü hiç sevmem), ama o tarzda yeni bir patlama için bence Apple'ın yapması gereken top yekün bir imaj yenilemesiydi. Firmanın kimliğini olduğu gibi değiştirip mesela beyazı siyah, genel havayı sakinden dinamiğe çevirici tokat gibi değişiklikler yapıp Steve Jobs'ın ve getirdiği o hafif zen ortalama imajın dışında bir frontman ve imaj çalışması yapılmalıydı. O zaman ancak Tim Cook veya o frontman'in farkını anlardık.
Ama işte, tekrar aynı mevzu, ticari kaygılar, orjinalliğe ve tutmuş formülü bozmaya engel oluyor. Dolayısıyla o amcanın da gözüken imajı ve duruşu buradan bakılınca böyle kalıyor.
ErÖr:
Eh, Apple demişken "Z Kuşağı"na bulaşmamak olmaz. Z Kuşağı'ndan umutlu musun?
Aernath:
Ya şimdi Z Kuşağı aslında zorlama bir tanım, bana her yaramaz çocuğa hiperaktif, ADD falan denmesi durumunun uzantısı gibi geliyor. O yüzden zamanında annesinden babasından enseye tokadı yememiş tiplerin dönüştüğü bir güruh diyebiliriz. Bana bulaşırlarsa da o eksik kısmı tamamlayabilirim :b
Umutlu olma kısmına gelince de, şöyle sevindirici bir durum var ki en azından hepsi o genel kalıpta değil, o durumdan rahatsız olup çıkmaya çalışan da hatırı sayılır bir kitle var, işte Z Kuşağı'ndan değil, ama onlardan umutluyum.
ErÖr:
Kategorizasyona karşı mısın ?
Aernath:
Duruma göre, bir şeyin nasıl olduğunu birine anlatırken ilk intiba bir fikir vermesi açısından tanım olarak faydalı, ama bir kalıp oluşturup insanları ona hapseder hale gelen haline karşıyım.
Aernath:
O zamaan, uyumadan bi final sorusuyla bitir bari :b
ErÖr:
O zaman şimdilik bir final sorusu; Magneto mu döver Bishop mu ?
Aernath:
aheheh valla zor oru
Soru bile yazamadım bak o derece
Cidden devam mı?
ErÖr:
Devam sonra.
Bu sadece senin genel fikir yapındı.
2. konu daha kadınlara dair
Aernath:
Oo, hadi bakalm Part 1
Alayım bunu kenara.
...To be continued (belki bir gün :b)
Sunday, October 4, 2015
Istanbul and I
Istanbul, the city I'm in love with.
It's been years, the meaningless random chain of thoughts all of a sudden led memories, details into my mind, I have a "beyond emo" memory with it, dear readers, let me share:
Year is 2008, time for my mandatory military duty has come, I'm about move out from my third house in Kadıköy (central district of Anatolian side of Istanbul). Many of my stuff are to be sent to hometown via cargo and we'll pack the rest to the pick-up like thing and go, at least that's the plan.
We brought cargo people, other things were packed and turns out we have to personally go to the cargo office, things need to be weighted, they'll get payment according to that. My dad was dealing with some other thing, so me and mom hopped on, squeezed at the front of the cargo truck, with my stuff at the back, we hit the road.
Right when we were passing the big road passing through the old bazaar place named Salı Pazarı (literally means: Tuesday Bazaar), after rain, clouds dividing and probably because we were so close to its source: A huge rainbow appeared with sunlight, maybe one of the most clear and biggest rainbows I've ever seen in person was right in front of me.
Until then, I had strengthen my resolve about the general situation and generally I don't mind many things a lot, I approach problems like "We'll deal with it when it happens." and try to solve them like that and I thought, and I also thought I was logical and all, but against that view with sun rays and rainbow, I turned my mom, with that same sarcasm, I said:
"Hehe see, Istanbul's bidding me farewell!"
With saying that, suddenly I realized it was true, even for a temporary period, for at least fifteen months we'd be away from each other. My old house, ferries that I could hop on whenever I wanted, the Bosphorus view from Moda I could see when I was bored, that never stopping noise, that city center full of life, I really had to say farewell.
All these went before my eyes in a millisecond, suddenly a weight came down on me, I literally burst into tears. At first I tried to hold myself, but it came on so heavy, in a second it was all out of control with hiccups and sobbing, eyes pouring out. My mom was shocked too, but after all she's a mother; then she said the only thing that could be said:
"Oh my, don't worry son, eventually this is the place you'll come back to."
I calmed down then, we managed the cargo, returned, at the evening we packed the remaining stuff into the pick-up. Sun went down, it went dark, and electricity was already cut off that day. No curtains, no furniture. I'd close the door for the last time and I'd never see inside of that house again. Literally, a page in life, things I did not care much about, details of the house got my attention, I knew they were waiting for me, but for one last time I thought I should wander the house.
I mean, until that time, like I've never observed before, I could recall any memory I wanted, almost like an hallucination. My ex-girlfriend, my cat which I took care of when he had a broken foot, the place where my computer was, the place I slept, friends, whoever came and went, whatever happened in the house, they were about to be left behind.
I looked and this ending like situation, about it I was almost thinking "Game over, I lost.", but then I remembered what my mom said, I repeated it: "Eventually this is the place I'll come back to." then I ended it with hitting myself with a cliché:
"But this time, it will be so much better!" I took a deep breath, while giving it I closed the door.
After all these, I stayed with my family for a month at my hometown (Afyon, told you at previous post), went to military service, it ended and I came back, I even took some time off when I was in military but never went to Istanbul. When I was at sentry duty, I always linked Istanbul and freedom together and fantasized like "What should I do first when I return and see Istanbul?"
It all passed, seemed like never-ending but even the fifteen month long military duty was over, in the end I came back to Istanbul and after I got down from shuttle of the bus, I stepped at Kadıköy in the dead of the morning. I went across the road to seaside, until I see Haydarpaşa Train Station. With some minor changes everything was in place. My loyal love Istanbul was waiting for me. I mean, I even thought of "kissing the ground", but spiritually I kissed more places with my eyes, there was no need to lick the amazing Istanbul germs, I said.
Actually, when I think about my current situation, everything was so much better, at least as house and living. Now we're in Moda (a more peaceful part of Kadıköy, between seaside and center), first I moved in with my sister, then we moved my mom in with us, after them I had a new little brother named Tarçın (means Cinnamon, our yorkie), together somehow we're getting by.
So, for me Istanbul is a city like this.
As a matter of fact, if you think I'm exaggerating, I can prove this sense of loving the city like this:
Prerequisite, being in Istanbul of course. As a routine or for the first time: Ride the ferry!
Day or night, sit on the side, or anywhere from where you can see the view, after five minutes of looking around if you are not a happy person, sorry my friend, you're beyond saving.
As a matter of fact, original of this post is from Ekşi Sözlük (Sour Dictionary that I told about at the first post) and original is here if you are good with Turkish: https://eksisozluk.com/entry/29569833
Thing is, I didn't notice the entry count when I was writing the 34th one, (Why 34? Because it's Istanbul's license number.) So when I noticed I was arriving at 3400th entry, that random chain of thoughts I told you about when I was starting this post happened, the memories got triggered and this post happened.
In the end, still and after all Istanbul and I have a happy relationship, but of course I shouldn't talk big, if life creates different needs, happens that I may move to some other city, but even if that happens, its place in my heart is reserved, always I can come back to visit, I can promise that.
- Aernath
It's been years, the meaningless random chain of thoughts all of a sudden led memories, details into my mind, I have a "beyond emo" memory with it, dear readers, let me share:
Year is 2008, time for my mandatory military duty has come, I'm about move out from my third house in Kadıköy (central district of Anatolian side of Istanbul). Many of my stuff are to be sent to hometown via cargo and we'll pack the rest to the pick-up like thing and go, at least that's the plan.
We brought cargo people, other things were packed and turns out we have to personally go to the cargo office, things need to be weighted, they'll get payment according to that. My dad was dealing with some other thing, so me and mom hopped on, squeezed at the front of the cargo truck, with my stuff at the back, we hit the road.
Right when we were passing the big road passing through the old bazaar place named Salı Pazarı (literally means: Tuesday Bazaar), after rain, clouds dividing and probably because we were so close to its source: A huge rainbow appeared with sunlight, maybe one of the most clear and biggest rainbows I've ever seen in person was right in front of me.
Until then, I had strengthen my resolve about the general situation and generally I don't mind many things a lot, I approach problems like "We'll deal with it when it happens." and try to solve them like that and I thought, and I also thought I was logical and all, but against that view with sun rays and rainbow, I turned my mom, with that same sarcasm, I said:
"Hehe see, Istanbul's bidding me farewell!"
With saying that, suddenly I realized it was true, even for a temporary period, for at least fifteen months we'd be away from each other. My old house, ferries that I could hop on whenever I wanted, the Bosphorus view from Moda I could see when I was bored, that never stopping noise, that city center full of life, I really had to say farewell.
All these went before my eyes in a millisecond, suddenly a weight came down on me, I literally burst into tears. At first I tried to hold myself, but it came on so heavy, in a second it was all out of control with hiccups and sobbing, eyes pouring out. My mom was shocked too, but after all she's a mother; then she said the only thing that could be said:
"Oh my, don't worry son, eventually this is the place you'll come back to."
I calmed down then, we managed the cargo, returned, at the evening we packed the remaining stuff into the pick-up. Sun went down, it went dark, and electricity was already cut off that day. No curtains, no furniture. I'd close the door for the last time and I'd never see inside of that house again. Literally, a page in life, things I did not care much about, details of the house got my attention, I knew they were waiting for me, but for one last time I thought I should wander the house.
I mean, until that time, like I've never observed before, I could recall any memory I wanted, almost like an hallucination. My ex-girlfriend, my cat which I took care of when he had a broken foot, the place where my computer was, the place I slept, friends, whoever came and went, whatever happened in the house, they were about to be left behind.
I looked and this ending like situation, about it I was almost thinking "Game over, I lost.", but then I remembered what my mom said, I repeated it: "Eventually this is the place I'll come back to." then I ended it with hitting myself with a cliché:
"But this time, it will be so much better!" I took a deep breath, while giving it I closed the door.
After all these, I stayed with my family for a month at my hometown (Afyon, told you at previous post), went to military service, it ended and I came back, I even took some time off when I was in military but never went to Istanbul. When I was at sentry duty, I always linked Istanbul and freedom together and fantasized like "What should I do first when I return and see Istanbul?"
It all passed, seemed like never-ending but even the fifteen month long military duty was over, in the end I came back to Istanbul and after I got down from shuttle of the bus, I stepped at Kadıköy in the dead of the morning. I went across the road to seaside, until I see Haydarpaşa Train Station. With some minor changes everything was in place. My loyal love Istanbul was waiting for me. I mean, I even thought of "kissing the ground", but spiritually I kissed more places with my eyes, there was no need to lick the amazing Istanbul germs, I said.
Actually, when I think about my current situation, everything was so much better, at least as house and living. Now we're in Moda (a more peaceful part of Kadıköy, between seaside and center), first I moved in with my sister, then we moved my mom in with us, after them I had a new little brother named Tarçın (means Cinnamon, our yorkie), together somehow we're getting by.
So, for me Istanbul is a city like this.
As a matter of fact, if you think I'm exaggerating, I can prove this sense of loving the city like this:
Prerequisite, being in Istanbul of course. As a routine or for the first time: Ride the ferry!
Day or night, sit on the side, or anywhere from where you can see the view, after five minutes of looking around if you are not a happy person, sorry my friend, you're beyond saving.
As a matter of fact, original of this post is from Ekşi Sözlük (Sour Dictionary that I told about at the first post) and original is here if you are good with Turkish: https://eksisozluk.com/entry/29569833
Thing is, I didn't notice the entry count when I was writing the 34th one, (Why 34? Because it's Istanbul's license number.) So when I noticed I was arriving at 3400th entry, that random chain of thoughts I told you about when I was starting this post happened, the memories got triggered and this post happened.
In the end, still and after all Istanbul and I have a happy relationship, but of course I shouldn't talk big, if life creates different needs, happens that I may move to some other city, but even if that happens, its place in my heart is reserved, always I can come back to visit, I can promise that.
- Aernath
Saturday, October 3, 2015
Istanbul ve Ben
Istanbul, aşığı olduğum şehir.
Yıllar oldu, yazının sonunda belirteceğim manasız düşünce zinciriyle birden anılar, detaylar aklıma geldi, şöyle emo ötesi bir anım var kendisiyle sevgili okurlar, paylaşayım:
Sene 2008, Askerlik vakti gelmiş, senelerimi geçirdiğim Kadıköy'deki üçüncü evimden taşınmak üzereyim. Eşyaların bir kısmını kargoyla memlekete yollayıp, sonra babamın kiraladığı kamyonetimsi şeye de kalanları yükleyip yola düşmeyi planlıyoruz.
Kargocuları aldık, eşyalar yüklendi, bizim de kargo şirketinin şubesine gidip, yollanacak şeylerin kilosuna göre ölçüm yapılınca, ona göre parasını vermek için bizzat gitmemiz gerekiyormuş. Babam bir şeyle uğraştığından, biz de bindik kargo kamyonetine annemle öne, sıkıştık, yola düştük.
Tam Salı Pazarı'nın oradan geçerken, yağmur sonrası, birden üstümüzden, bulutların arasından güneş açtı, bir gökkuşağı belirdi tam önümüzde ve o kadar yakın kaynaktan olunca da ömrümde gördüğüm en net ve en yakın gökkuşaklarından biriyle karşı karşıya kaldım.
O ana kadar metanetini korumuş olan ve genel olarak pek bir şeyi takmayan, sorunları "Önümüze gelince bakarız." diye düşünen ve mantıklı falan biri olduğunu zanneden ben, anneme döndüm, gökkuşağını gösterip, gene aynı alaycılıkla:
"Hehe bak, Istanbul bana veda ediyor!" dedim.
Dememle, birden gerçekten de öyle olduğunu anladım, geçici bir süre de olsa, en az onbeş ay uzak kalacaktık. Eski evim, istediğimde binebileceğim vapurlarım, sıkılınca izlemeye gidebileceğim Moda'daki boğaz manzaram, o susmayan gürültü, o hayat dolu şehir merkezi, hepsiyle gerçekten vedalaşmak zorundaydım.
Bütün bunlar bir salise içinde gözümün önünden geçti, birden üstüme ağırlık çöktü, resmen salya sümük ağlamaya başladım. Önce, bir tutmaya çalıştım kendimi, ama öyle ağır geldi ki, direkt hıçkırmalı gözlerden yaş boşalmalı saldım kendimi. Annem de şaşırdı önce, ama anne işte; sonra teselli etmek için gereken, söylenebilecek tek şeyi söyledi:
"Hay Allah, üzülme oğlum, dönüp dolaşıp geleceğin yer burası gene."
Sakinledim sonra, hallettik kargoyu, döndük, akşam da kalan eşyaları arabaya taşıdık.
Güneş battı, hava karardı, evin elektriği kesilmişti zaten o gün. Perdeler yok, eşyalar yok. En son kapıyı kapatacaktım ve bir daha o evin içini görmek yok. Hayatta bir sayfa resmen, o ana kadar çok sallamadığım evin detayları gözüme ilişti, aşağıda beni beklediklerini biliyordum, ama son bir kez gezeyim dedim evi.
Yani, o zamana kadar hiç başıma gelmediği şekilde halüsinasyona yakın bir şekilde istediğim anıyı, evdeki her olası şeyi gözümün önünden geçirdim. Eski kız arkadaşımı, ayağı kırıkken iyileşene kadar baktığım kedimi, bilgisayarın durduğu yer, yattığım yer, arkadaşlar, gelenler, gidenler, evde olup olabilecek her şey, işte kapısı kapanıp geride kalmak üzereydi.
Baktım ve bitiş gibi gözüken bu durumla ilgili "Oyun bitti, kaybettim." diye düşünmek üzereyken annemin söylediği aklıma geldi: "Dönüp dolaşıp geleceğim yer gene burası." dedim, klişeyi de koydum kendi kendime sırıtıp:
"Ama bu sefer, çok daha iyisi olacak!" diye. Derin bir nefes alıp, nefesimi verirken de kapıyı kapattım.
Bunun üstüne bir ay memlekette kaldım, askere gittim, geldim, askerdeyken izin de aldım ama Istanbul'a hiç gitmedim. Nöbet tutarken falan bile hep kafamda Istanbul ve özgürlüğü bir tutup, "Dönüp de Istanbul'u görünce ilk ne yapsam?" diye hayaller kurdum.
Her şey geçti, bitmez gibi gözüken askerlik bile bitti, sonunda Istanbul'a geldim ve servisten iner inmez, Kadıköy'e sabahın köründe adım attım. Hemen Karaköy iskelesinin o tarafa gidip Haydarpaşa'ya doğru baktım. Ufak tefek değişiklikler olsa da her şey yerli yerindeydi. Sadık sevgilim Istanbul'um beni beklemiş. Yani "yeri öpmek" de istedim de, manen gözlerimle daha çok yeri öptüm, muhteşem Istanbul mikroplarını yalamaya gerek yok dedim.
Gerçekten de şimdiki durumumu düşününce, daha iyisi de oldu, en azından ev ve yaşantı olarak. Şimdi Moda'dayız, önce kardeşimi, sonra annemi yanıma taşıdım, sonra da ufak bir kardeşim daha oldu Tarçın diye, hep beraber, idare edip gidiyoruz.
İşte, böyle bir şehir Istanbul benim için.
Zaten bence, abartı geldiyse, size bu şehri sevme hissini şöyle basitçe bir yolla da ispatlayabilirim:
Ön şart, Istanbul'da olmak tabii ki. Istanbul'da rutin veya ilk kez; vapura bin!
Gündüz ya da gece, vapurun yanına, ya da etrafı görebileceğin herhangi bir yerine otur, beş dakika bakındıktan sonra artık mutlu bir insan değilsen, üzgünüm dostum, seni kurtarmak zaten imkansız.
Aslında, bu yazının orjinali yine Ekşi Sözlük'ten, merak ederseniz şurada: https://eksisozluk.com/entry/29569833
Zamanında sözlüğe yazdıklarımı saymazken 34'üncüyü kaçırmışım, bunun 3400'üncü yazım olacağını farkedince, Istanbul başlığına yazdım. O anılar da zaten ondan depreşti, kaçıncı yazıyı yazacağımı görünce oluşan düşünce zinciriyle.
Sonuç olarak, halen daha ve her şeye rağmen, Istanbul ile mutlu bir beraberliğimiz var, ama büyük de konuşmamak lazım, hayat öyle gerektirir, olur da bir yerlere de taşınıp gidebilirim, ama öyle bir durum bile olsa kalbimde yeri rezervedir, her daim geri dönüp ziyaret etmeye söz verebilirim.
- Aernath
Yıllar oldu, yazının sonunda belirteceğim manasız düşünce zinciriyle birden anılar, detaylar aklıma geldi, şöyle emo ötesi bir anım var kendisiyle sevgili okurlar, paylaşayım:
Sene 2008, Askerlik vakti gelmiş, senelerimi geçirdiğim Kadıköy'deki üçüncü evimden taşınmak üzereyim. Eşyaların bir kısmını kargoyla memlekete yollayıp, sonra babamın kiraladığı kamyonetimsi şeye de kalanları yükleyip yola düşmeyi planlıyoruz.
Kargocuları aldık, eşyalar yüklendi, bizim de kargo şirketinin şubesine gidip, yollanacak şeylerin kilosuna göre ölçüm yapılınca, ona göre parasını vermek için bizzat gitmemiz gerekiyormuş. Babam bir şeyle uğraştığından, biz de bindik kargo kamyonetine annemle öne, sıkıştık, yola düştük.
Tam Salı Pazarı'nın oradan geçerken, yağmur sonrası, birden üstümüzden, bulutların arasından güneş açtı, bir gökkuşağı belirdi tam önümüzde ve o kadar yakın kaynaktan olunca da ömrümde gördüğüm en net ve en yakın gökkuşaklarından biriyle karşı karşıya kaldım.
O ana kadar metanetini korumuş olan ve genel olarak pek bir şeyi takmayan, sorunları "Önümüze gelince bakarız." diye düşünen ve mantıklı falan biri olduğunu zanneden ben, anneme döndüm, gökkuşağını gösterip, gene aynı alaycılıkla:
"Hehe bak, Istanbul bana veda ediyor!" dedim.
Dememle, birden gerçekten de öyle olduğunu anladım, geçici bir süre de olsa, en az onbeş ay uzak kalacaktık. Eski evim, istediğimde binebileceğim vapurlarım, sıkılınca izlemeye gidebileceğim Moda'daki boğaz manzaram, o susmayan gürültü, o hayat dolu şehir merkezi, hepsiyle gerçekten vedalaşmak zorundaydım.
Bütün bunlar bir salise içinde gözümün önünden geçti, birden üstüme ağırlık çöktü, resmen salya sümük ağlamaya başladım. Önce, bir tutmaya çalıştım kendimi, ama öyle ağır geldi ki, direkt hıçkırmalı gözlerden yaş boşalmalı saldım kendimi. Annem de şaşırdı önce, ama anne işte; sonra teselli etmek için gereken, söylenebilecek tek şeyi söyledi:
"Hay Allah, üzülme oğlum, dönüp dolaşıp geleceğin yer burası gene."
Sakinledim sonra, hallettik kargoyu, döndük, akşam da kalan eşyaları arabaya taşıdık.
Güneş battı, hava karardı, evin elektriği kesilmişti zaten o gün. Perdeler yok, eşyalar yok. En son kapıyı kapatacaktım ve bir daha o evin içini görmek yok. Hayatta bir sayfa resmen, o ana kadar çok sallamadığım evin detayları gözüme ilişti, aşağıda beni beklediklerini biliyordum, ama son bir kez gezeyim dedim evi.
Yani, o zamana kadar hiç başıma gelmediği şekilde halüsinasyona yakın bir şekilde istediğim anıyı, evdeki her olası şeyi gözümün önünden geçirdim. Eski kız arkadaşımı, ayağı kırıkken iyileşene kadar baktığım kedimi, bilgisayarın durduğu yer, yattığım yer, arkadaşlar, gelenler, gidenler, evde olup olabilecek her şey, işte kapısı kapanıp geride kalmak üzereydi.
Baktım ve bitiş gibi gözüken bu durumla ilgili "Oyun bitti, kaybettim." diye düşünmek üzereyken annemin söylediği aklıma geldi: "Dönüp dolaşıp geleceğim yer gene burası." dedim, klişeyi de koydum kendi kendime sırıtıp:
"Ama bu sefer, çok daha iyisi olacak!" diye. Derin bir nefes alıp, nefesimi verirken de kapıyı kapattım.
Bunun üstüne bir ay memlekette kaldım, askere gittim, geldim, askerdeyken izin de aldım ama Istanbul'a hiç gitmedim. Nöbet tutarken falan bile hep kafamda Istanbul ve özgürlüğü bir tutup, "Dönüp de Istanbul'u görünce ilk ne yapsam?" diye hayaller kurdum.
Her şey geçti, bitmez gibi gözüken askerlik bile bitti, sonunda Istanbul'a geldim ve servisten iner inmez, Kadıköy'e sabahın köründe adım attım. Hemen Karaköy iskelesinin o tarafa gidip Haydarpaşa'ya doğru baktım. Ufak tefek değişiklikler olsa da her şey yerli yerindeydi. Sadık sevgilim Istanbul'um beni beklemiş. Yani "yeri öpmek" de istedim de, manen gözlerimle daha çok yeri öptüm, muhteşem Istanbul mikroplarını yalamaya gerek yok dedim.
Gerçekten de şimdiki durumumu düşününce, daha iyisi de oldu, en azından ev ve yaşantı olarak. Şimdi Moda'dayız, önce kardeşimi, sonra annemi yanıma taşıdım, sonra da ufak bir kardeşim daha oldu Tarçın diye, hep beraber, idare edip gidiyoruz.
İşte, böyle bir şehir Istanbul benim için.
Zaten bence, abartı geldiyse, size bu şehri sevme hissini şöyle basitçe bir yolla da ispatlayabilirim:
Ön şart, Istanbul'da olmak tabii ki. Istanbul'da rutin veya ilk kez; vapura bin!
Gündüz ya da gece, vapurun yanına, ya da etrafı görebileceğin herhangi bir yerine otur, beş dakika bakındıktan sonra artık mutlu bir insan değilsen, üzgünüm dostum, seni kurtarmak zaten imkansız.
Aslında, bu yazının orjinali yine Ekşi Sözlük'ten, merak ederseniz şurada: https://eksisozluk.com/entry/29569833
Zamanında sözlüğe yazdıklarımı saymazken 34'üncüyü kaçırmışım, bunun 3400'üncü yazım olacağını farkedince, Istanbul başlığına yazdım. O anılar da zaten ondan depreşti, kaçıncı yazıyı yazacağımı görünce oluşan düşünce zinciriyle.
Sonuç olarak, halen daha ve her şeye rağmen, Istanbul ile mutlu bir beraberliğimiz var, ama büyük de konuşmamak lazım, hayat öyle gerektirir, olur da bir yerlere de taşınıp gidebilirim, ama öyle bir durum bile olsa kalbimde yeri rezervedir, her daim geri dönüp ziyaret etmeye söz verebilirim.
- Aernath
Wednesday, September 23, 2015
Who is this Aernath?
Helö!
I'm Aernath, this is my nick.
I made it up myself. My old nick was Samael when I was a teenager, then I looked at the situation and decided it's not that wise to use this band name, so I said let's make up a unique nick.
I thought about a while and said Latin is good for it. For also referring to the Old Turkic Mythos, I said it should be about "sky". (* Old Shaman Turks believed in Kök Tengri, literally "Blue Sky", referred to the "Great Spirit of the Above".)
So I used the word:
Aer: Meaning "Sky, Air" (as well known)
Also, starting with Ae- nickname goes up in letter order with this beginning. Little advantage from there too!
Continued with
Natu: Meaning "-to come from, sourced from."
I combined the first part with this.
At the ending I changed last letter to "h" so it would be even more unique, also would look more cool.
In the end "Aernath" formed, without even forcing.
Basically, it means something like "The one who comes from sky, The one who was born in sky."
While pronouncing the word I personally just read it like it's written; similar with Turkish and it sounds like "a(h)-err-not". So, if one day you have to read it aloud, you can read it like that.
About the "choosing" (and making up) your own "name"... I've always loved the cultures where the name is not given but chosen. Because of that, I think nickname stuff is kind of an underrated thing. If people would be careful about this, they would realize they could choose a name that would tell more about themselves, than instead of lousy sloppy and "given" ones, we would see more original names.
...
"Alright OK, who's this Aernath? What's your deal? So you're writing here, why would I care?"
...You're saying, if you are, then what are you doing here? Besides, let's be logical, how can I be offended about that now? How can I know while I'm writing this? Right? Also, don't be mad at me, my friend pushed me by saying "Open a damn blog!", go be mad at him. So, yeah, since I was pushed into this, I said to myself, let's write some stuff at least, while I'm not lazy about it, since for a long time I was writing at a Turkish web site called Ekşi Sözlük (Sour Dictionary) anyways, but it has some certain (dictionary like) format and rules and of course a blog would be more free, so I found myself here and that's it, we should not question it in deep detail, be thankful that I'm not lazy enough to give up and instead I'm writing, so there's just another reason for you to be bickering about. Our duty is to serve! (if you buy that)
Anyways, the answer to that question... Really, who the hell am I?
Now, let's not approach the situation existantially and flatten the heads, also I can't take labels seriously either, but I think in it's simplest definiton I'm a "bum" (or an "eccentric", whatever you like): I'm just one of the many people who can't adapt to this system and thus can't be successful in it. Oh, am I unhappy about this? On the contrary, I'm totally fine with it. I'm not working 8 to 6, by completely luck I'm not hungry, as a matter of fact eventually I'm even more full than I should be most of the time and use it to grow my ass and belly. But I'm not going depressive because of this extra comfort either, I just stay thankful and keep on living normally.
Alright, was it always like this? Are you a completely blank person? Well actually, according to the "ignorance is bliss" theme, I sincerely would want to be blank, but alas I'm sadly not. That's why I also get caught in several weird thoughts and be busy about those. Reason for that, under it all there exists a past like this:
Let's go back to my childhood...
Ladies and Gents, I was born in the year 1978 at Ankara, the capitol city of Turkey, until the age of 11-12 and I lived there, as the only child of the family. I actually have one sibling, my one and only sister, she was born in 91 in Afyon, a central small city, and she also grew up like the only child of the family, because when she came to her senses, I moved out to Istanbul, the biggest city of Turkey and where I live now. Of course before the elementary school, because of my working mom, my life of education and my potential of being fed up about education was already going on, I was dropped off to daycare and then pre-school, was not that bad actually, from a certain point of view, apparently I could draw and paint, it was discovered there, I even attended some painting contests, I vaguely remember.
And here we come to our first topic title: Art!
The first reason that I'm a bum is this, and this is how I got this "disease".
Yeah, so we started drawing and painting, but, but, yeah, even though with all the good efforts of my family and teachers, I also discovered that, when someone says "Do this!" to me, I just can't, plus, I just lock up, turn my attention to other things in that second. Of course at that time, because of me being a kiddo I could neither understand what this was, nor I could tell people around me that I had a problem. Actually, I still can't apparently, but, nevermind that for now...
At the elementary school, I was going to a school which was little above the average, it was a small neighbourhood primary school but it had Beginner's English classes and all, so that's when I also begun to learn English and when elementary was over, I went thru midschool general exam and won a famous school called Ari College (Arı means Bee in Turkish, nothing racist :b), I think I wasn't on full scholarship and our budget wasn't good but somehow they've managed it with some sacrifice probably and got me in. Of course while I was just hitting teenage years and learning to socialize, at the end of that year for family reasons and as I could not affect it, some chain of bad decisions have been made and we moved to Afyon (remember? the small city where my sister's born? ) something like I've stopped riding a horse and got on a donkey (Turkish saying, translated exactly, don't dwell on it).
So, what happened? I was already quite bad at adapting kind of character, even with the big city opportunities and setting, so neither I could adapt myself to Afyon, nor Afyon would adapt to me...
Primary reason for this situation is, when I was at elementary school, at like 2nd or 3rd year I discovered some music magazines, at Antalya I had some distant relative like a big brother and when he saw I was interested he made some mix tapes for me (he was also working as an oldschool DJ), with those I got over the boring Turkish tunes and heard some new stuff. Actually, when I think with my 37 year old head, some were not bad at all, evet at that age I was addicted to Barış Manço (google him, was a cool guy!), but still other stuff besides pop and ordinary things. So, Ladies and Gents, that's when I met Michael Jacksons, Madonnas and later (and still a fan) A-Ha and all others.
Of course what happened? They were not enough, with that midschool duration, I was in "big league", some searching was started... While in the school shuttle, I noticed there was a loud noisy music was playing...
(Here I will refer to one of my older writings from that Turkish web site I told you earlier, called Ekşi Sözlük (Sour Dictionary), too bad I copy-pasted the original to the Turkish text, now I will adapt that story here)
Ladies and Gents, the year is 1989, your little brother Aernath is not even a teenager, elementary school is over and prep-year of middleschool is starting. As an Ankara baby he's struggling with his mini-suit like school uniform... In this situation he's riding the shuttle minibus to school and all.
In that very shuttle, somehow the big brothers have taken over, they're not minding the driver and metal-sabotaging the whole shuttle loudly from the casette player. Naturally, not once or twice, it's every school day like this, kiddo Aernath gets addicted to this loud crackling noise and back then he's not asocial yet, goes and asks to a big brother:
"Hey big bro, I really liked this metal thing! Which album should I buy?"
So the big brothers get into a heated argument, saying things like "He should buy Kill 'em All!", "No dude Megadeth!" and "Actually he should buy Creeping Death?" in a different language that I could not understand.
In the end "Kill 'em All" wins by majority, and I don't break the trust of big brothers and go buy it at first chance.
Of course my ears were already used to the noisy tunes from shuttle's casette player, I listen to it continuously. After all I get sicky addicted to "Jump in the Fire". It's that much, I scratch the tape case where the magnetic band lines the song's beginning and rewind it to listen it again and again.
Time goes by, we move to Afyon, for family reasons I get disconnected from the mentoring big brothers, but I don't from metal, like I learned from them, in godforsaken small city of Afyon, I take over the shuttle doing metal sabotage alone by my self, I poison young minds and earn new good friends my age...
It all started with that song.
Whenever the fire called me, I closed my eyes and jumped right in,
until back then, not much has changed.
(original story is here if you also know Turkish or if you're interested in reading gibberish: https://eksisozluk.com/entry/29856499)
And thus we come to our second topic title: Music!
The second of the things that made me a bum is music, not alone music itself, but my taste in music, the things I turned to, things I take pleasure in listening.
What are the factors directing these? Which I should now say, because it's our third topic title.
The third of the things that made me who I am: Literature and Philosophy.
All my music taste, things I tried to draw and paint (however few) and the perspective that's giving me the view I have about life has all the same origin dear readers, it's also what you are doing right now:
Reading.
If we go back to the beginning and to my childhood, again, starting the act of reading for me is linked and comes from the same things which also influenced my interest in art, and those linking things were none other than Comics.
My dad's and my cousin's various comics, Conans, Lucky Lukes and of course Asterixes, after looking at the pictures of these, I went crazy at like age 5 or 6 and tried so hard while pressuring my mom and dad to tell me how, I actually learned to read early and comics are the reason why and how. Since then, I guess I kept reading non-stop. Of course after the long times spent reading Comics, made it a bit hard at start to move into the "normal", pictureless, just "wall of text" books, but first with easy classics and after that, thanks to super fluent and action packed Lancelots I could get past that stage. After that I realized I can read "literally" anything I want and learn anything I can with this simple method, and of course things went out of control...
But between all these, there is one, as a novel, that influenced me and moved me out of the generic mainstream stuff: Stephen King's Pet Semetary. This, dear readers, for some "simple" horror novel actually became a gateway for me, into a dark world.
"Oh, come on!" I can almost hear you're saying, but actually that's what it was. But why? Because I've seen this book on the shelves of "Best Sellers" and decided to buy it to my book loving dad as a present, name was interesting too, also I've seen the author's name on my cousin's bookshelf too, so it could be a nice present. With these thoughts, around my 5th year at elementary school, with my head of year 1990, I've bought this as a gift for my dad and gave it to him. But thing I didn't know was, he was actually not very much interested in this genre, he mostly read Wilbur Smith kind with some exceptions like Isaac Asimov and stuff, but horror or fantasy stuff, nope, apparently he was not into those. Of course he accepted the gift without being rude to me or anything, but after a while he passed it without reading, then I started wondering about the book, both because of its name and with this situation, I asked "If you're not going to read it, can I?" to my dad, maybe he would finish what he was reading and gonna start this next, maybe just out of courtesy but I grabbed it, read it and then I took the first step into being like "this".
(Middle note, I have to add, actually this time I referred to my instagram, here's the original source, and inside of the book cover, this time with English text too!
https://instagram.com/p/4NHNtLzgeB/?taken-by=aernath)
So, how have I became like "this"? Ladies and Gents, this book has opened a door like this, first of all, some dreams and imagination; unlike it has been dictated to my blank head, did not need to be "nice" or "good", on the contrary it could be as dark and as terrifying as it could be and adding the imagination to the mix, now we had an endless uncharted territory on our hands. If we move on to the door opening person, Stephen King himself as the main pillar of this all mess:
Because of this prejudice of "simple horror book" about his work, I will refer to a long message I once sent to an old friend, to give you all an idea about how I see this author and as maybe a proper "first impression" about him, I'll now try to adap that message here:
As The Vice President of Protecting and Appreciating Stephen King Society(!), I will now do my duty, starting the propaganda!
- You start reading Stephen King with Pet Semetary. (As I have just told)
- To discover author's different layers, you read The Eyes of The Dragon, the fairy tale he wrote for his sister when she was small.
- Then in this tale, you become a fan of Randall Flagg and you start 7 Book series The Dark Tower and read it all!
- The Dark Tower books, throughout the whole series refer to almost all the previous King books, after you finish the 7 book series, you go read the books that are referred.
- The most apparent reference with the same name is the Randall Flagg at The Stand and the 2 book series Talisman and The Black House which he wrote with Peter Straub, you read these too.
- Meanwhile, as I said before The Dark Tower consists of 7 books and I guess after 4th book, King survives a very serious traffic accident, fearing he may not finish the series, he drops everything and writes the remaining Dark Tower books.
- He tells about this event in the book too, he himself also is in the book as a character with this. Makes you go "What if?" and say "Dude is this the same place?! hehe!"
He's a maniac like that.
Mid-note: The reply to all this wall of text was also examplary,
"For me to read Stephen King again, I have to lose my mind or get new problems. There was never a book that I've read with this much pain."
/facepalm
You, my dear readers, don't be like this, prejudice is a bad thing :b
(For this anectode, I got help from that Sour Dictionary again by the way, if you wonder and want to see more gibberish, original is here, just linking it as a source: https://eksisozluk.com/entry/39642350)
Beyond this opened door was not that dark all the time of course, first of all, with the affect of Conan too, I meddled with Tolkien and Fantasy Literature, starting with none other than Hobbit, The Lord of the Rings Trilogy and of course maybe the only book that can truly be "sacred": Silmarillion, then I moved on with the Dragonlance books, after those I met with R.A. Salvatore and Drizzt. After all these, I read many Fantasy and Science-Fiction books. After the start, the most influential series I think was The Deathgate Cycle, written by the authors of main Dragonlance books, Margeret Weis and Tracy Hickman.
Mixed in with these I have to add The Dispossessed of Ursula K. LeGuin and the late met but thanks to the movie adaptations which made me a big fan: Philip K. Dick, with all his works I could find and read I've met with distopia ideas and I found myself stepping into the philosophical questioning from the corner . I think I've reached my own personal peak in this "reading" thing with Tolkien's Silmarillion, being able to read it from the original (because, as you all may have guessed English is not my native language, since I'm a Turk). Of course I also keep seperate the first books I could read without any hardship; Harry Potters, the language and fluid story telling is extremely good, I think. At first, when it was their time, also I've been in a stupid prejudice against them, but thanks to my sister, with her help I got over that and read all books and started over from original English versions and after the 3rd, I've been able to read right from the original.
Right at this moment, I also have to say, OK, music, books, all fine, but movies? TV series? Cartoons? And Animes? And... And... Games?! Really, games especially, as a topic, is whole another universe for me, for now I'm staying away from that, but yeah, if one does all these and doesn't play proper games, they're incomplete, after all what we call a "game" is an interactive intersection of all these topics, according to the genre, it can turn into an interactive novel, action movie or even a music exercise, you know. The specific part that should be told about me is, World of Warcraft, I also play lots of other games too but for a long time I've been a WoW addict.
If we return back to the general subject, yeah, I see all these sub-topics as literature's, music's and visual arts' intersection, the end product of them all combined and one of the most beautiful products of it all is Star Wars for me, which I have to address a bit more in detail it here, because, again, it's also a very nice intersection as one of the things which make me who I am.
Why?
Because as with both its literary story depth, creating philosophical questioning, its music, and the peak it has with all visual arts used, it's one of the most important cultural focuses. Again, dear reader "Oh come on! Don't exaggarate this much?!" you're asking? My, my, dear reader, but you're asking the same thing after everything I say! I mean I hope you don't? (I better end this with a wish hehe)
Because it's like this, if I go deep again, I'll probably bury you into more Sour Dictionary references (in gibberish) again, so I better get into detail in another blog post (if it happens in the future, I hope). Basically, if I summarize, under the "Teheh weird aliens" outer shell of Star Wars (as it's seen by most), the real thing that impressed me was this:
Emperor's perspective was totally different, Anakin's perspective was a whole different, Obi-Wan and even Yoda's perspectives were a completely different story and chain of events. See, I did not mention Luke, C3PO or R2D2 as perspective characters, because they are already the intended and seen main heroes; but Anakin, just like Palpatine I told him for seeing him as the whole 6 movie long complete story character, it was a bit messy but I hope I could tell it. If you don't know who these characters are, you don't know what I'm talking about, then go watch it, watching order is 4 5 6 1 2 3, accordingly!
Besides this, visual and design quality and the leap it has made in effects (Industrial Light & Magic), epic John Williams compositions that can completely give the atmosphere as literally works of art, and with being seemingly Science-Fiction but actually a deep Fantasy tale, really Star Wars is a product that combines all these topics that influenced and impressed me with absolute success.
Yeah, if you look at it generally it's not "perfect", some bad acting is going on, eventually some story gaps exist, with the concern of making it also appealing to kids too, there are some exaggarated creatures and races. But generally there's also a solid, strong base like I told before, at least it gave me that feeling and it still does. Personally I also am sure that George Lucas; however abit annoying he is, definately he's not a dumb man, thus I can say these all as a self assured observer.
Yes, I stuck that in between topics too, now we can slowly move to the last subjects:
I have to state this while starting, of course Philosophy and beginning to think in a questioning way did not start with all these things I told, on the contrary, being like this and getting interested in these topics is, because I am like "this". How? Like this; as far as I have known myself I've been like this, as you may have remember, I told right at the beginning of this, when someone told me to "Do this!" I got locked up and asked "Why?", that mechanism became a frequently used reflex reaction for me, it's also the main reason of my chronic laziness. Totally because of this "Why?" reflex, as a side effect I ended up meddling with Philosphy.
Now again, I won't go into detail with this matter either, after all this was supposed to be a
introductory text and I'm trying to give the main reasons why I meddled with what reason, why am I like this and why the hell I'm doing what I do and sources of it, so I can introduce myself properly.
Ladies and Gents, it's like this, basically of course the first time of meeting with Philosophy happened in school for me too, what is it, why you do that, what's the definition, logic and alike, but of course under a memorization system, it just gives you only one main message:
"Philosophy is boring."
Well of course it sure isn't? But this, how order and system "generally" shows you how Literature and History is "boring and has to be memorized" and even in a certain way, how Mathematics, Physics and Chemistry are based on memorizing (and copying) formulas, how Biology can't get you over the edge of questioning Adam and Eve, also especially Religion Culture and Ethics classes and then Philosophy leaves you there.
(Of course I'm excluding the idealist teachers beyond this generalization, who are about to lose their jobs)
If you don't find certain sources, wonder about those and read them those template knowledge, things that are memorized, not learned and just used in exams are just nicely gets vaporized. Naturally, I too am quite surprised that, under this absurd and weird conditions how could this happened to me, but as I said before and again, that's avoiding me (or protecting me) from this system, that error of "Why?" reflex has a lot to do with it.
When talking about Philosphy I'm also annoyed about this, and people are still doing it:
Like "Have you read Kant? What did Nietzsche say?", in an exact opposite way, creating an expectation of a memorized data knowledge. Well those guys were saying what you are quoting from memorization because maybe to expand your horizon instead of just saying it, dear memorizer?
For me Philosophy, has to be done while staying loyal with its definition, actually exact translation, that is the love of knowledge. Means, to want to know, to love to know, to learn, about everything, from every aspect, scientifically and questioning while trying to think, that's actually what Philosophy is, that simple and easy. With putting boundaries, forcing it to be "scholastic" you can't philosophize, it's against its logic, it's as absurd as expecting a bird in a cage to fly. As my personal opinion, it's like this. That's why, to every subject systematically limited and bound I approach with doubt and asking "Why?", I think it has to be asked; to Dogmas, Rules, Boundaries... etc. etc. to whatever you can think of...
To conclude:
I used "I, I think, my..." templates, sounds awfully selfish indeed, but you see, I could tell you a bit about "Me", I hope.
If it happens, (that I'm not lazy and write again) see you in other writings...
- Aernath
I'm Aernath, this is my nick.
I made it up myself. My old nick was Samael when I was a teenager, then I looked at the situation and decided it's not that wise to use this band name, so I said let's make up a unique nick.
I thought about a while and said Latin is good for it. For also referring to the Old Turkic Mythos, I said it should be about "sky". (* Old Shaman Turks believed in Kök Tengri, literally "Blue Sky", referred to the "Great Spirit of the Above".)
So I used the word:
Aer: Meaning "Sky, Air" (as well known)
Also, starting with Ae- nickname goes up in letter order with this beginning. Little advantage from there too!
Continued with
Natu: Meaning "-to come from, sourced from."
I combined the first part with this.
At the ending I changed last letter to "h" so it would be even more unique, also would look more cool.
In the end "Aernath" formed, without even forcing.
Basically, it means something like "The one who comes from sky, The one who was born in sky."
While pronouncing the word I personally just read it like it's written; similar with Turkish and it sounds like "a(h)-err-not". So, if one day you have to read it aloud, you can read it like that.
About the "choosing" (and making up) your own "name"... I've always loved the cultures where the name is not given but chosen. Because of that, I think nickname stuff is kind of an underrated thing. If people would be careful about this, they would realize they could choose a name that would tell more about themselves, than instead of lousy sloppy and "given" ones, we would see more original names.
...
"Alright OK, who's this Aernath? What's your deal? So you're writing here, why would I care?"
...You're saying, if you are, then what are you doing here? Besides, let's be logical, how can I be offended about that now? How can I know while I'm writing this? Right? Also, don't be mad at me, my friend pushed me by saying "Open a damn blog!", go be mad at him. So, yeah, since I was pushed into this, I said to myself, let's write some stuff at least, while I'm not lazy about it, since for a long time I was writing at a Turkish web site called Ekşi Sözlük (Sour Dictionary) anyways, but it has some certain (dictionary like) format and rules and of course a blog would be more free, so I found myself here and that's it, we should not question it in deep detail, be thankful that I'm not lazy enough to give up and instead I'm writing, so there's just another reason for you to be bickering about. Our duty is to serve! (if you buy that)
Anyways, the answer to that question... Really, who the hell am I?
Now, let's not approach the situation existantially and flatten the heads, also I can't take labels seriously either, but I think in it's simplest definiton I'm a "bum" (or an "eccentric", whatever you like): I'm just one of the many people who can't adapt to this system and thus can't be successful in it. Oh, am I unhappy about this? On the contrary, I'm totally fine with it. I'm not working 8 to 6, by completely luck I'm not hungry, as a matter of fact eventually I'm even more full than I should be most of the time and use it to grow my ass and belly. But I'm not going depressive because of this extra comfort either, I just stay thankful and keep on living normally.
Alright, was it always like this? Are you a completely blank person? Well actually, according to the "ignorance is bliss" theme, I sincerely would want to be blank, but alas I'm sadly not. That's why I also get caught in several weird thoughts and be busy about those. Reason for that, under it all there exists a past like this:
Let's go back to my childhood...
Ladies and Gents, I was born in the year 1978 at Ankara, the capitol city of Turkey, until the age of 11-12 and I lived there, as the only child of the family. I actually have one sibling, my one and only sister, she was born in 91 in Afyon, a central small city, and she also grew up like the only child of the family, because when she came to her senses, I moved out to Istanbul, the biggest city of Turkey and where I live now. Of course before the elementary school, because of my working mom, my life of education and my potential of being fed up about education was already going on, I was dropped off to daycare and then pre-school, was not that bad actually, from a certain point of view, apparently I could draw and paint, it was discovered there, I even attended some painting contests, I vaguely remember.
And here we come to our first topic title: Art!
The first reason that I'm a bum is this, and this is how I got this "disease".
Yeah, so we started drawing and painting, but, but, yeah, even though with all the good efforts of my family and teachers, I also discovered that, when someone says "Do this!" to me, I just can't, plus, I just lock up, turn my attention to other things in that second. Of course at that time, because of me being a kiddo I could neither understand what this was, nor I could tell people around me that I had a problem. Actually, I still can't apparently, but, nevermind that for now...
At the elementary school, I was going to a school which was little above the average, it was a small neighbourhood primary school but it had Beginner's English classes and all, so that's when I also begun to learn English and when elementary was over, I went thru midschool general exam and won a famous school called Ari College (Arı means Bee in Turkish, nothing racist :b), I think I wasn't on full scholarship and our budget wasn't good but somehow they've managed it with some sacrifice probably and got me in. Of course while I was just hitting teenage years and learning to socialize, at the end of that year for family reasons and as I could not affect it, some chain of bad decisions have been made and we moved to Afyon (remember? the small city where my sister's born? ) something like I've stopped riding a horse and got on a donkey (Turkish saying, translated exactly, don't dwell on it).
So, what happened? I was already quite bad at adapting kind of character, even with the big city opportunities and setting, so neither I could adapt myself to Afyon, nor Afyon would adapt to me...
Primary reason for this situation is, when I was at elementary school, at like 2nd or 3rd year I discovered some music magazines, at Antalya I had some distant relative like a big brother and when he saw I was interested he made some mix tapes for me (he was also working as an oldschool DJ), with those I got over the boring Turkish tunes and heard some new stuff. Actually, when I think with my 37 year old head, some were not bad at all, evet at that age I was addicted to Barış Manço (google him, was a cool guy!), but still other stuff besides pop and ordinary things. So, Ladies and Gents, that's when I met Michael Jacksons, Madonnas and later (and still a fan) A-Ha and all others.
Of course what happened? They were not enough, with that midschool duration, I was in "big league", some searching was started... While in the school shuttle, I noticed there was a loud noisy music was playing...
(Here I will refer to one of my older writings from that Turkish web site I told you earlier, called Ekşi Sözlük (Sour Dictionary), too bad I copy-pasted the original to the Turkish text, now I will adapt that story here)
Ladies and Gents, the year is 1989, your little brother Aernath is not even a teenager, elementary school is over and prep-year of middleschool is starting. As an Ankara baby he's struggling with his mini-suit like school uniform... In this situation he's riding the shuttle minibus to school and all.
In that very shuttle, somehow the big brothers have taken over, they're not minding the driver and metal-sabotaging the whole shuttle loudly from the casette player. Naturally, not once or twice, it's every school day like this, kiddo Aernath gets addicted to this loud crackling noise and back then he's not asocial yet, goes and asks to a big brother:
"Hey big bro, I really liked this metal thing! Which album should I buy?"
So the big brothers get into a heated argument, saying things like "He should buy Kill 'em All!", "No dude Megadeth!" and "Actually he should buy Creeping Death?" in a different language that I could not understand.
In the end "Kill 'em All" wins by majority, and I don't break the trust of big brothers and go buy it at first chance.
Of course my ears were already used to the noisy tunes from shuttle's casette player, I listen to it continuously. After all I get sicky addicted to "Jump in the Fire". It's that much, I scratch the tape case where the magnetic band lines the song's beginning and rewind it to listen it again and again.
Time goes by, we move to Afyon, for family reasons I get disconnected from the mentoring big brothers, but I don't from metal, like I learned from them, in godforsaken small city of Afyon, I take over the shuttle doing metal sabotage alone by my self, I poison young minds and earn new good friends my age...
It all started with that song.
Whenever the fire called me, I closed my eyes and jumped right in,
until back then, not much has changed.
(original story is here if you also know Turkish or if you're interested in reading gibberish: https://eksisozluk.com/entry/29856499)
And thus we come to our second topic title: Music!
The second of the things that made me a bum is music, not alone music itself, but my taste in music, the things I turned to, things I take pleasure in listening.
What are the factors directing these? Which I should now say, because it's our third topic title.
The third of the things that made me who I am: Literature and Philosophy.
All my music taste, things I tried to draw and paint (however few) and the perspective that's giving me the view I have about life has all the same origin dear readers, it's also what you are doing right now:
Reading.
If we go back to the beginning and to my childhood, again, starting the act of reading for me is linked and comes from the same things which also influenced my interest in art, and those linking things were none other than Comics.
My dad's and my cousin's various comics, Conans, Lucky Lukes and of course Asterixes, after looking at the pictures of these, I went crazy at like age 5 or 6 and tried so hard while pressuring my mom and dad to tell me how, I actually learned to read early and comics are the reason why and how. Since then, I guess I kept reading non-stop. Of course after the long times spent reading Comics, made it a bit hard at start to move into the "normal", pictureless, just "wall of text" books, but first with easy classics and after that, thanks to super fluent and action packed Lancelots I could get past that stage. After that I realized I can read "literally" anything I want and learn anything I can with this simple method, and of course things went out of control...
But between all these, there is one, as a novel, that influenced me and moved me out of the generic mainstream stuff: Stephen King's Pet Semetary. This, dear readers, for some "simple" horror novel actually became a gateway for me, into a dark world.
"Oh, come on!" I can almost hear you're saying, but actually that's what it was. But why? Because I've seen this book on the shelves of "Best Sellers" and decided to buy it to my book loving dad as a present, name was interesting too, also I've seen the author's name on my cousin's bookshelf too, so it could be a nice present. With these thoughts, around my 5th year at elementary school, with my head of year 1990, I've bought this as a gift for my dad and gave it to him. But thing I didn't know was, he was actually not very much interested in this genre, he mostly read Wilbur Smith kind with some exceptions like Isaac Asimov and stuff, but horror or fantasy stuff, nope, apparently he was not into those. Of course he accepted the gift without being rude to me or anything, but after a while he passed it without reading, then I started wondering about the book, both because of its name and with this situation, I asked "If you're not going to read it, can I?" to my dad, maybe he would finish what he was reading and gonna start this next, maybe just out of courtesy but I grabbed it, read it and then I took the first step into being like "this".
(Middle note, I have to add, actually this time I referred to my instagram, here's the original source, and inside of the book cover, this time with English text too!
https://instagram.com/p/4NHNtLzgeB/?taken-by=aernath)
So, how have I became like "this"? Ladies and Gents, this book has opened a door like this, first of all, some dreams and imagination; unlike it has been dictated to my blank head, did not need to be "nice" or "good", on the contrary it could be as dark and as terrifying as it could be and adding the imagination to the mix, now we had an endless uncharted territory on our hands. If we move on to the door opening person, Stephen King himself as the main pillar of this all mess:
Because of this prejudice of "simple horror book" about his work, I will refer to a long message I once sent to an old friend, to give you all an idea about how I see this author and as maybe a proper "first impression" about him, I'll now try to adap that message here:
As The Vice President of Protecting and Appreciating Stephen King Society(!), I will now do my duty, starting the propaganda!
- You start reading Stephen King with Pet Semetary. (As I have just told)
- To discover author's different layers, you read The Eyes of The Dragon, the fairy tale he wrote for his sister when she was small.
- Then in this tale, you become a fan of Randall Flagg and you start 7 Book series The Dark Tower and read it all!
- The Dark Tower books, throughout the whole series refer to almost all the previous King books, after you finish the 7 book series, you go read the books that are referred.
- The most apparent reference with the same name is the Randall Flagg at The Stand and the 2 book series Talisman and The Black House which he wrote with Peter Straub, you read these too.
- Meanwhile, as I said before The Dark Tower consists of 7 books and I guess after 4th book, King survives a very serious traffic accident, fearing he may not finish the series, he drops everything and writes the remaining Dark Tower books.
- He tells about this event in the book too, he himself also is in the book as a character with this. Makes you go "What if?" and say "Dude is this the same place?! hehe!"
He's a maniac like that.
Mid-note: The reply to all this wall of text was also examplary,
"For me to read Stephen King again, I have to lose my mind or get new problems. There was never a book that I've read with this much pain."
/facepalm
You, my dear readers, don't be like this, prejudice is a bad thing :b
(For this anectode, I got help from that Sour Dictionary again by the way, if you wonder and want to see more gibberish, original is here, just linking it as a source: https://eksisozluk.com/entry/39642350)
Beyond this opened door was not that dark all the time of course, first of all, with the affect of Conan too, I meddled with Tolkien and Fantasy Literature, starting with none other than Hobbit, The Lord of the Rings Trilogy and of course maybe the only book that can truly be "sacred": Silmarillion, then I moved on with the Dragonlance books, after those I met with R.A. Salvatore and Drizzt. After all these, I read many Fantasy and Science-Fiction books. After the start, the most influential series I think was The Deathgate Cycle, written by the authors of main Dragonlance books, Margeret Weis and Tracy Hickman.
Mixed in with these I have to add The Dispossessed of Ursula K. LeGuin and the late met but thanks to the movie adaptations which made me a big fan: Philip K. Dick, with all his works I could find and read I've met with distopia ideas and I found myself stepping into the philosophical questioning from the corner . I think I've reached my own personal peak in this "reading" thing with Tolkien's Silmarillion, being able to read it from the original (because, as you all may have guessed English is not my native language, since I'm a Turk). Of course I also keep seperate the first books I could read without any hardship; Harry Potters, the language and fluid story telling is extremely good, I think. At first, when it was their time, also I've been in a stupid prejudice against them, but thanks to my sister, with her help I got over that and read all books and started over from original English versions and after the 3rd, I've been able to read right from the original.
Right at this moment, I also have to say, OK, music, books, all fine, but movies? TV series? Cartoons? And Animes? And... And... Games?! Really, games especially, as a topic, is whole another universe for me, for now I'm staying away from that, but yeah, if one does all these and doesn't play proper games, they're incomplete, after all what we call a "game" is an interactive intersection of all these topics, according to the genre, it can turn into an interactive novel, action movie or even a music exercise, you know. The specific part that should be told about me is, World of Warcraft, I also play lots of other games too but for a long time I've been a WoW addict.
If we return back to the general subject, yeah, I see all these sub-topics as literature's, music's and visual arts' intersection, the end product of them all combined and one of the most beautiful products of it all is Star Wars for me, which I have to address a bit more in detail it here, because, again, it's also a very nice intersection as one of the things which make me who I am.
Why?
Because as with both its literary story depth, creating philosophical questioning, its music, and the peak it has with all visual arts used, it's one of the most important cultural focuses. Again, dear reader "Oh come on! Don't exaggarate this much?!" you're asking? My, my, dear reader, but you're asking the same thing after everything I say! I mean I hope you don't? (I better end this with a wish hehe)
Because it's like this, if I go deep again, I'll probably bury you into more Sour Dictionary references (in gibberish) again, so I better get into detail in another blog post (if it happens in the future, I hope). Basically, if I summarize, under the "Teheh weird aliens" outer shell of Star Wars (as it's seen by most), the real thing that impressed me was this:
Emperor's perspective was totally different, Anakin's perspective was a whole different, Obi-Wan and even Yoda's perspectives were a completely different story and chain of events. See, I did not mention Luke, C3PO or R2D2 as perspective characters, because they are already the intended and seen main heroes; but Anakin, just like Palpatine I told him for seeing him as the whole 6 movie long complete story character, it was a bit messy but I hope I could tell it. If you don't know who these characters are, you don't know what I'm talking about, then go watch it, watching order is 4 5 6 1 2 3, accordingly!
Besides this, visual and design quality and the leap it has made in effects (Industrial Light & Magic), epic John Williams compositions that can completely give the atmosphere as literally works of art, and with being seemingly Science-Fiction but actually a deep Fantasy tale, really Star Wars is a product that combines all these topics that influenced and impressed me with absolute success.
Yeah, if you look at it generally it's not "perfect", some bad acting is going on, eventually some story gaps exist, with the concern of making it also appealing to kids too, there are some exaggarated creatures and races. But generally there's also a solid, strong base like I told before, at least it gave me that feeling and it still does. Personally I also am sure that George Lucas; however abit annoying he is, definately he's not a dumb man, thus I can say these all as a self assured observer.
Yes, I stuck that in between topics too, now we can slowly move to the last subjects:
I have to state this while starting, of course Philosophy and beginning to think in a questioning way did not start with all these things I told, on the contrary, being like this and getting interested in these topics is, because I am like "this". How? Like this; as far as I have known myself I've been like this, as you may have remember, I told right at the beginning of this, when someone told me to "Do this!" I got locked up and asked "Why?", that mechanism became a frequently used reflex reaction for me, it's also the main reason of my chronic laziness. Totally because of this "Why?" reflex, as a side effect I ended up meddling with Philosphy.
Now again, I won't go into detail with this matter either, after all this was supposed to be a
introductory text and I'm trying to give the main reasons why I meddled with what reason, why am I like this and why the hell I'm doing what I do and sources of it, so I can introduce myself properly.
Ladies and Gents, it's like this, basically of course the first time of meeting with Philosophy happened in school for me too, what is it, why you do that, what's the definition, logic and alike, but of course under a memorization system, it just gives you only one main message:
"Philosophy is boring."
Well of course it sure isn't? But this, how order and system "generally" shows you how Literature and History is "boring and has to be memorized" and even in a certain way, how Mathematics, Physics and Chemistry are based on memorizing (and copying) formulas, how Biology can't get you over the edge of questioning Adam and Eve, also especially Religion Culture and Ethics classes and then Philosophy leaves you there.
(Of course I'm excluding the idealist teachers beyond this generalization, who are about to lose their jobs)
If you don't find certain sources, wonder about those and read them those template knowledge, things that are memorized, not learned and just used in exams are just nicely gets vaporized. Naturally, I too am quite surprised that, under this absurd and weird conditions how could this happened to me, but as I said before and again, that's avoiding me (or protecting me) from this system, that error of "Why?" reflex has a lot to do with it.
When talking about Philosphy I'm also annoyed about this, and people are still doing it:
Like "Have you read Kant? What did Nietzsche say?", in an exact opposite way, creating an expectation of a memorized data knowledge. Well those guys were saying what you are quoting from memorization because maybe to expand your horizon instead of just saying it, dear memorizer?
For me Philosophy, has to be done while staying loyal with its definition, actually exact translation, that is the love of knowledge. Means, to want to know, to love to know, to learn, about everything, from every aspect, scientifically and questioning while trying to think, that's actually what Philosophy is, that simple and easy. With putting boundaries, forcing it to be "scholastic" you can't philosophize, it's against its logic, it's as absurd as expecting a bird in a cage to fly. As my personal opinion, it's like this. That's why, to every subject systematically limited and bound I approach with doubt and asking "Why?", I think it has to be asked; to Dogmas, Rules, Boundaries... etc. etc. to whatever you can think of...
To conclude:
I used "I, I think, my..." templates, sounds awfully selfish indeed, but you see, I could tell you a bit about "Me", I hope.
If it happens, (that I'm not lazy and write again) see you in other writings...
- Aernath
Wednesday, September 16, 2015
Kim bu Aernath?
Helö!
Ben Aernath, bu da benim nick'im.
Kendim uydurdum. Eski nick'im Samael'di ergenken, sonra baktım bu grup adını kullanmak pek akıllıca değil, şöyle kendine has bir nick uydurayım dedim.
Biraz kafa yordum, Latince iyidir dedim, Türk mitoslarına da ufak bir gönderme olsun diye "gök"le ilgili olsun dedim.
Aer: "Gök, Hava" malüm, hem de harf sırasında üstte çıkar.
Devamında da
Natu: "-den gelen, ordan kaynaklı" kısmını birleştirdim.
Sonunu da şekil olsun diye h'yle bitirdim ki iyice kendine has olsun, hem de şekilli gözüksün.
Aernath çıktı ortaya. Çok da zorlama olmadan "gökten gelen, gökte doğmuş" gibi bir manası olabiliyor.
Okurken de kasmıyorum, "ağernat" diye okuyorum ben, siz de çok okumak zorunda kalırsanız öyle okuyun.
Bir insana verilen değil ismini kendi seçtiği kültürlerin de eskiden beri hastası olmuşumdur. O açıdan nickname olayı bence hakkı verilmeyen bir olgu. İnsanlar bu mevzuya dikkat edip aslında kendilerini ifade eden ismi seçebileceğini farketseler abik gubik nick'ler yerine çok daha değişik orjinal isimlerle karşılaşabilirdik. Bakınız netekim "isim" diye bitirdim, ya yaa...
"Peki tamam da, kimdir bu Aernath? Olayın ne? Hadi yazıyosun buraya da banane?"
...Diyorsanız, bir kere zaten burada işiniz ne? Ayrıca yani mantıklı olalım, nasıl alınayım şimdi ben sana? Şu yazıyı yazarken ben ne bileyim senin bunu okuduğunu? Değil mi ama? Hem bana kızma, arkadaşım gazladı "Aç lan blog yaz!" diye, ona kız. Ben de aldım gazı, hadi üşenmiyorken yazayım dedim, bayadır da ekşi sözlük'te formata dikkat edeyim aman nolur nolmaz derken böyle daha serbest olur gibi geldi, kendimi burda buldum, aha budur, çok derinlemesine sorgulamamak lazım, lütfedin üşenmeyip yazıyorum da size bikbik edecek bir şeyler daha çıkıyor. Amacımız hizmet! (yersen)
Neyse, sorunun cevabına gelince... Kimim lan ben hakkaten?
Şimdi varoluşçu yaklaşıp kafaları dümdüz etmeyelim, sıfatlara da bir türlü takılamıyorum, ama sanırım ben en basit tanımıyla bir "zibidi"yim: Bu düzene uyamadığı için bu düzende "başarılı" olamayan bireylerden sadece biriyim. Ha, bundan mutsuz muyum? Yok tam tersine, ben halimden gayet memnunum. 8-6 bir işe gitmiyorum, tamamen şans eseri aç da kalmıyorum, hatta yer yer biraz fazla tok kalıp bunu göt ve göbek olarak büyütüyorum. Ama rahat batmasından bunalıma falan da girmiyorum, halime şükredip yaşayıp gidiyorum.
Peki hep mi böyleydi bu? Bomboş bir tip misin? Ya aslında gerçekten "cehalet mutluluktur" düsturu uyarınca samimi olarak gerçekten bomboş olmayı isterdim, ne yazık ki değilim. O yüzden yer yer ben de kaptırıp abuk subuk düşüncelerle meşgul olabiliyorum. Bunun da altında şöyle bir geçmiş var:
Çocukluğuma inelim...
Efendim ben 1978 senesinde Ankara'da doğdum, 11-12 yaşıma kadar da İlkokul ve Hazırlık sınıfını okuyana kadar orada yaşadım, tek çocuk olarak. Kardeşim var aslında, tek kızkardeşim, o da 91'de Afyon'da doğdu ve o da yazık tek çocuk gibi büyüdü, çünkü onun aklı başına geldiğinde ben İstanbul'a gitmiştim. Tabii, bu İlkokul'un öncesinde aslında annemin memur olması yüzünden kreş ve anaokulu ile eğitim ve öğretim hayatıma erkenden bezmeye sebep olsun diye başlamış bulundum, kötü de olmadı bir açıdan, resim yapabiliyormuşum, orada keşfedildi, hatta bazı resim kurslarına, yarışmalarına falan da katıldım hayal meyal hatırlıyorum.
Ve burada geliyoruz ilk konu başlığımıza: Resim!
Beni zibidi yapan etkenlerden ilki budur, bu hastalığın bana bulaşması da işte böyle oldu.
Evet başladık çizmeye boyamaya, ama, ama işte, ailemin ve öğretmenlerin bütün iyi niyetine rağmen ben "Şunu yap!" denince yapamayan, tam tersine kilitlenip, anında başka şeylerle ilgilenmeye yönelen bir tip olduğumu da işte tam o sıralarda keşfettim. Tabii o zaman mal bir velet olduğumdan buna ne anlam verebildim, ne de etrafa derdimi anlatabildim. Halen daha anlatamıyorum o ayrı tabii de, neyse...
İlkokul'da ortalama üstü bir İlkokul'a gittim, ufak bir mahalle okuluydu ama, İngilizce temel eğitim vardı, böylece İngilizce'yi de öğrenmeye başladım ve İlkokul bitince de Hazırlık okumak için pek meşhurlu Arı Koleji'ni kazandım, galiba burslu falan da değildi, bizimkilerin de durumu da yoktu ama, fedakarlık yapıp attılar beni oraya. Tabii bir sene orada tam ergenliğe girerken sosyalleşmeyi öğrenirken, o senenin sonunda, ailevi sebeplerden ve benim etkim olamayacak bir yanlış kararlar zinciri ile benim de cezasını çekeceğim şekilde Afyon'a taşındık, yani bir nevi attan indim, eşşeğe bindim.
Haliyle ne oldu? Ben Ankara'daki o kadar imkan ve duruma bile uyamayan bir tip iken, ne ben Afyon'a uyabildim, ne de Afyon bana...
Bunun da birincil sebeplerinden biri şudur tabii, ben İlkokul 2-3 zamanı Hey Dergisi'ni ve benzer şeyleri keşfettim, Antalya'da da uzak akrabamız olan bir abim bana karışık kasetler çekip verdi, onlarla devamlı duyduğum sıkıcı Türk müzikleri dışında şeyler dinleyebildim. Yani aslında şimdiki kafamla düşününce, bazıları o kadar da kötü değilmiş, Barış Manço falan da dinlerdim bayıla bayıla, küçüklükten beri de, işte diğerleri, pop ve benzeri şeyler dışında. Efendim bu yabancı pop'lar Micheal Jackson'lar, Madonna'lar ve hatta sonradan fanı olup halen daha severek dinlediğim A-Ha ile o zaman tanıştım.
Tabii noldu? Kesmedi, hazırlık ile başlayan süreçte, ilkokulu aşmışız, artık büyükler ligindeyiz, arayışlar başlamış... Servisle okula giderken, baktım ki cazır cuzur bir müzik çalıyor...
(Burada ekşi sözlük'ten aynı olayı anlatışımdan bir alıntı yapıyorum, zira aynısını anlatmak üzereyim, o zaman neden kopyalayıp yapıştırıp buraya göre düzenlemiyorum? kehkeh)
Efendim, sene 1989 pek sevgili okurlar, Aernath kardeşiniz henüz ergen bile değil, ilkokul yeni bitmiş, hazırlığa başlamış. Ankara'da hazırlık bebesi olarak üstüne oturmayan takım elbise formatlı ortaokulumsu forması ilen cebelleşiyor... Bu halde iken bide servise felan biniyor okula gitmek için.
İşte o serviste de ne işse abileri servisi ele geçirmiş, servisçi amcayı sallamadan metal sabotaj yapıyor ve kaseti takıp bangır bangır metal çalıyorlar serviste. Haliyle, bir değil iki değil, toy Aernath hastası oluyor bu yüksek sesli cazırtının ve o zamanlar daha asosyal olamamış, gidip bir abiye soruyor:
"Abi ya, ben bu metali çok sevdim! Hangi kaseti alayım?"
Abiler kendi arasında bir tartışmaya tutuşuyor, "Kill'em All alsın!" "Yok olm Megadeth alsın!" ve "Creeping Death alsın aslında?" gibi anlamadığım dilden bir şeyler diyorlar.
Sonunda "Kill'em All" baskın çıkıyor, ben de abilerin sözünden çıkmıyor ve gidip alıyorum albümü.
Tabii zaten kulağa aşina olmuş servisten, hemen dinliyorum defalarca. Velhasıl "Jump in the Fire"ın fena hastası oluyorum. Hatta o derece ki, kasette onun olduğu yeri kalemle çizip hep döndüre döndüre geri sarıp onu dinliyorum.
Gel zaman git zaman, Afyon'a taşınıyoruz, ailevi sebeplerden dolayı, yol gösterici abilerden kopuyorum, ama metalden kopmuyorum, onlardan öğrendiğim gibi Allah'ın Afyon'unda serviste metal sabotaj yapıyorum, tek başıma servisi ele geçirip bir sürü genç dimağı zehirliyorum, bir güzel yaşıtım yandaşlar kazanıyorum...
İşte hepsinin başı o şarkı.
Ne zaman ki ateş beni çağırdı, gözümü kapayıp atladım,
O zamandan bu zamana da çok bir şey değişmedi.
(bu arada merak edene bu kısmın orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/29856499)
İşte böylece geldik ikinci konu başlığımıza: Müzik.
Beni zibidi yapan etkenlerin ikincisi de müziktir, tek başına müzik de değil, müzik zevkim ve dinlemeye yöneldiğim, dinlemekten zevk aldığım şeyler.
Bunu da yönlendiren etken ne? Onu da şimdiden belirteyim ki zaten o da üçüncü konu başlığımız oluyor.
Beni zibidi yapan etkenlerin üçüncüsü: Edebiyat ve Felsefe.
Bütün müzik zevkimi, az da olsa çizip boyadığım şeyleri ve hayata bakışımdaki perspektifi oluşturan başlıca etken aynen şu anda sizin de yaptığınız eylem olan okumaktır pek sevgili okurlar.
Yine çocukluğa ve başlangıca dönersek, okuma eylemine başlamam ise aslında resimi de etkileyen bir mevzu olan Çizgi Roman ile bağlantılıdır. Babamın ve kuzenlerimin türlü çizgiromanları, Conan'lar, Red Kit (Lucky Luke)'lar ve tabii ki Asterix'ler, resimlerine baka baka sonunda meraktan delirip 5-6 yaşlarımda kasıp, annemi ve babamı da delicesine darlayarak okumayı erkenden sökmeme sebep olmuştur. O zamandan beri de kesintisiz okuyorum sanırım. Tabii çok uzun süre Çizgi Roman okuyup daha sonrasında sadece yazı olan kitaplara geçmek zor bir süreç oldu, ama önce ufak tefek klasikler ve özellikle aşırı akıcı ve heyecanlı Lancelot'lar sayesinde bu aşamayı geçebildim. Sonrasında her şeyi okuyabildiğimi ve merak ettiğim her şeyi bu basit metodla öğrenebileceğimi farkedince de iş çığrından çıktı tabii...
Ama bütün bunlar arasında değinmeden geçemeyeceğim, roman olarak beni en çok etkileyen ve daha komplike ve ana akım dışı şeyler okumaya yönlendiren Stephen King'in Hayvan Mezarlığı'dır. Bu bazıları için "basit" korku romanı aslında benim için karanlık bir dünyanın kapısıdır sevgili okurlar.
"Yuh abartma?" dediğinizi duyar gibi oluyorum, ama aslında aynen de öyledir. Peki neden? Çünkü ben bu kitabı "Çok Satanlar" kısmında görüp, kitap okumayı çok seven babama babalar günü hediyesi olarak almaya karar vermiş idim, adı da ilginç gelmişti tabii, kuzenimin de kitaplığında bu yazarın adını görmüştüm, demek ki güzel bir hediye olabilirdi. Bu gibi düşüncelerle ilkokul 5 civarı, 1990 yılındaki kafamla bu kitabı alıp babama hediye etmiştim. Ama bilmediğim şuydu ki, babam meğersem pek ilgili değildi bu türe, daha çok Wilbur Smith tarzı şeyler severdi, istisnai olarak Isaac Asimov'lar falan, ama korkuymuş fantastikmiş çok sevmezdi. Haliyle beni kırmadan kitabı kabul etti ama, bir süre sonra okumadan pas geçti, ben de bu sefer kendim merak etmeye başladım hem adından hem bu durumdan, "Okumuyorsan ben okuyayım mı?" dedim, belki okuduğunu bitirip kibarlıktan okuyacaktı babam bilemiyorum, kaptım okudum ve ondan sonra da "böyle" olmakta ilk adımı attım.
(Ara not olarak belirteyim, burada da instagram'ımdan bir alıntı yaptım aslında, orjinal kaynak ve kapağın içi de burada: https://instagram.com/p/4NHNtLzgeB/?taken-by=aernath)
Peki "böyle" nasıl oldum? Efendim bu kitap şöyle bir kapı açtı bende, bir kere bazı hayaller hep o zamana kadar benim toy kafama dikte edildiği gibi sonunda hep "iyi" ve "güzel" olmak zorunda değildi, gayet karanlık ve korkunç olasılıklar ve hayalgücü devreye girince de sonsuz bir keşfedilmemiş bölge vardı. Bunun kapıyı açan zat olarak Stephen King ayağına değinecek olursak:
Bu az önce de bahsettiğim önyargıdan dolayı, kendisi hakkında "ilk intiba" bir fikir olması ve benim için de ne ifade ettiğini de anlatması açısından, şu aşağıdakileri aslında King'e karşı garip bir şekilde önyargılı olan bir eski arkadaşa yazdım, aynen aktarıyorum:
Stephen King'i Sevdirme ve Yaşatma Derneği, Başkan Yardımcısı(!) olarak, o zaman görevimi yerine getireyim, propagandaya başlıyorum:
- Stephen King'e Hayvan Mezarlığı (Pet Semetary) ile başlanır (az önce anlattım).
- Yazarın farklı boyutlarını keşif için, kızına ithafen ufakken ona yazdığı Ejderhanın Gözleri (The Eyes of the Dragon) masalı okunur.
- Burada geçen Randall Flagg karakterine hasta olunur ve 7 kitaplık Kara Kule (The Dark Tower) serisine başlanır, hepsi okunur.
- Kara Kule seri boyunca zaten neredeyse bütün King kitaplarına göndermeler yapar, sonra da her gönderme yaptığı da merak edilip sırayla okunur.
- En net gönderme yaptığı zaten yine Randall Flagg'li Mahşer (The Stand) ve Peter Straub'la beraber yazdığı Tılsım (The Talisman) ve Kara Ev (The Black House) ikilemesidir, bunlar da okunur güzelce.
- Bu arada Kara Kule serisi daha önce de söylediğim gibi 7 kitaptır, galiba 4'üncü kitaptan sonra King, gerçekten ölümcül bir trafik kazası geçirir, ölümden döner, seri bitmeyecek diye düşünerek bütün her şeyi bırakır ve kalan 3 kitabı yazar.
- Kara Kule'nin içinde de bu olayı anlatır, kendisi de karakter olarak yer alır belli bir yerde. İnsana "Acaba?" dedirtir "Anaa! Lan burası orası mı ki?! hehe" oluruz.
Öyle de manyak bir adamdır.
Ara not: Bütün bu wall of text'e gelen cevap da ibretlikti tabi,
"Benim tekrar Stephen King okumam için kafayı bulmam ya da ciddi sorunlar edinmem lazım. Hayatımda böyle acı çekerek okuduğum bi kitap daha olmadı yani" şeklinde.
/facepalm
siz böyle olmayın, önyargı kötü bir şeydir :b
(Lan yine ekşi'den alıntı yaptım kendi kendime kaynak göstermekten bir hal oldum, neyse onun da orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/39642350)
İşte bu açılan kapının ardı tabii ki hep karanlık değildi, öncelikle Conan'ın da etkisi ile fantastik edebiyata Tolkien'le bulaşıp, önce tabii ki Hobbit, Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) üçlemesi ve tabii ki gerçek anlamda "kutsal" olabilen belki de tek kitap olan Silmarillion ile başlayıp, daha sonra Ejderha Mızrağı (Dragonlance) kitapları ile devam edip, sonra da R.A. Salvatore ve Drizzt ile tanıştım. Bunların üstüne pek çok fantastik ve bilim-kurgu kitap okudum. Başlangıç dışında da beni en çok etkileyen seri sanırım yine Ejderha Mızrağı'nın yazarları Margeret Weis ve Tracy Hickman'ın bence zirve yaptığı Ölüm Kapısı Serisi (Deathgate Cycle) olmuştu.
Bunların arasına karışan Ursula K. LeGuin'in Mülksüzler (The Dispossessed)'i ve geç tanışıp, film uyarlamaları sayesinde sonradan çok fena fanı olduğum Philip K. Dick'in okuyabildiğim bütün eserleriyle de distopya ve ucundan felsefi sorgulama kısmına girer buldum kendimi. Sanırım bu okuma olayımın benim için zirvesi de Tolkien'in Silmarillion'unu İngilizce orijinalinden okuyabilmektir. Tabii ilk kez İngilizce'den takılmadan Türkçe okuyabilir gibi okuyabildiğim Harry Potter'ları da ayrı tutarım, yazım dili ve akıcılık olarak bence aşırı başarılıdır, zamanında yaptığım o salak önyargımı da aşmama yardımcı olan kardeşime buradan da tekrar teşekkürü borç bilirim, sayesinde 3'ten sonraki bütün kitapları çıktığında alıp orjinalden okumuştum.
Tam burada hatta belirtmek lazım, tamam müzik, kitap falan iyi de, filmler, diziler, çizgi filmler ve animeler? Hatta hatta oyunlar?! Ki oyun olayı ayrı bir derya alt başlık, ona hele burada hiç bulaşmıyorum, ama evet bunları yapıp doğru düzgün oyunları oynamayan zaten eksik kalıyordur, oyun dediğimiz zaten temelde interaktif halde bütün bu mevzuların kesişmesi, türüne göre, interaktif roman, müzik ya da türlü şeyler olabiliyor malüm. Benimle ilgili kısmı, World of Warcraft olsun, diğer oyunları da oynarım ama çok uzun süredir fena bağımlı bir WoW'cuyum.
Genele dönersek, işte ben şahsen bütün bu alt başlıkları edebiyatın, müziğin ve görsel sanatların kesişmesi bir son ürün olarak görüyorum ve hatta bunların kesişme noktasının yarattığı en güzel ürünlerden biri de bence Yıldız Savaşları (Star Wars)'tur, onu da detayıyla irdelemem lazım, çünkü yine aynen beni ben yapan etkenlerden biri de bu güzel kesişme noktası.
Neden?
Çünkü hem edebi hikaye derinliğinin, hem felsefi sorgulamanın, hem müziğin, hem de görsel sanatların zirve yaptığı en önemli kültürel odaklardan biridir. Yine "Yuh amma abarttın?" mı diyorsun sevgili okur? Ulan okur sen de yani her şeye aynı şeyi diyorsun! Yani umarım demiyorsun? (temenni ile bitireyim hehe)
Çünkü şöyle, şimdi derinlemesine girersem sizi yine ekşi sözlük referanslarına boğarım, o açıdan ona başka bir blog post'unda değineyim (olursa ilerde, umarım). Temel olarak özetlersem, Star Wars'daki "Ehe yaratıklı uzaylı" dış kabuğunun altında beni şahsen esas etkileyen şu:
İmparator perspektifinden bakınca bambaşka, Anakin perspektifinden bakınca bambaşka, Obi-Wan ve hatta Yoda perspektifinden bakınca tamamen başka ve Han Solo perspektifinden bakınca da başka bir hikaye ve olay zinciri var. Bakınız Luke, C3PO ya da R2D2 demedim, onlar zaten görünen ana kahramanlar; ama Anakin'i de aynen Palpatine gibi 6 filmin tamamı için bakarak dedim, biraz karışık oldu ama umarım anlatabildim. Bu karakterleri bilmiyorsanız zaten bu kısmı anlamadınız, gidin izleyin, izleme sırası da 4 5 6 1 2 3'tür, ona göre!
Bunun dışında, görsellik ve tasarım kalitesi ve efektte açtığı çığır (Industrial Light & Magic) olarak, o epik John Williams besteleriyle o atmosferi verebilen müzikleri başlı başına bir sanat eseri olarak, bilim-kurgu gözükmesine rağmen aslında derin fantastik bir hikaye olarak, gerçekten bütün bu beni de etkileyen konu başlıklarını başarıyla harmanlamış bir olaydır Star Wars.
Evet genele bakınca "mükemmel" değil, kötü oyunculuklar var, yer yer kurgu hataları var, çocuklara da sevdirelim kaygısıyla biraz abartılmış karakterler ve türler var. Ama genel olarak üzerine kurulduğu böyle bir temel de var, en azından bana bunu temelin varolduğu hissiyatını verdi, veriyor halen daha. Ben de kendimce George Lucas'ın da biraz cins olsa da kesinlikle mal bir adam olmadığına artık emin olduğumdan, bunu güvenle söyleyebiliyorum.
Evet, bunu da araya sıkıştırdık, artık yavaş yavaş son konulara geçer isek:
Şunu baştan belirtmek lazım, tabii ki de Felsefe'ye ve sorgulamacı düşünmeye bunlarla başlamadım, hatta tam tersine, böyle olup bu konu başlıklarına yönelmemin sebebi, aslında "böyle" olmam. Nasıl yani? Şöyle; kendimi bildim bileli taa başta anlattığım o bana bir şeyi "Yap!" denince yaşadığım kitlenmeyi, o "Neden ki?" mekanizmasını refleks olarak kullanageldim, kronik tembelliğimin de sanırım altında yatan birincil neden budur. Tamamen bu "Neden ki?" refleksinin yan etkisi olarak da işte Felsefe'ye bulaştım.
Şimdi burada bunu da detayı ile irdelemeye girmiyim, sonuçta bir giriş yazısı olarak ve neye neden bulaştım, neden böyleyim, aha ben bunu niye yapıyorumun kaynağı kısmındaki çıkış noktalarımı veriyorum ki, en başta amaçladığım gibi kendimi daha iyi tanıtabileyim.
Efendim şöyle, temel olarak tabii Felsefe olgusu ile tanışmam okul zamanına dayanıyor, neymiş, neden yapılır, tanımı nedir, mantıkmış falanmış, ama tabii orada ezberci sistem altında size verilen bir tek ana mesaj var:
"Felsefe sıkıcıdır."
E tabii ki de değildir? Ama işte, bu düzen ve sistem dahilinde "genel olarak" size nasıl Edebiyat ve Tarih'in "sıkıcı ve ezber" olduğu belli bir açıdan veriliyorsa, nasıl Matematik, Fizik ve Kimya formül ezberi (ve kopyasına) dayanıyorsa, Biyoloji nasıl sizi Adem ve Havva'yı sorgulamanın kıyısına getiremiyorsa, işte önce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, sonra da Felsefe de tabii ki o aşamada bırakılıyor.
(Tabii ki idealist ve işini kaybetmek üzere olan öğretmenlerimizi bu genelin dışında tutuyorum)
Kendiniz alıp belli kaynakları merak edip, öğrenip okumazsanız da o kalıp bilgiler, ezberlenenler, öğrenilmeyenler de sınavlarda kullanıldıktan sonra bir güzel buharlaşıp gidiyor. Haliyle bu garip ve saçma şartlar altında ben de şu anda hayret ediyorum nasıl oldu bu iş, ama işte başta dediğim gibi o bende olan ve sisteme uymamama neden olan (ya da uymamamı sağlayan) arıza "Neden ki?" refleksinin bununla çok ilgisi var.
Felsefe denince de şuna da çok sinir olurum, şunu yapıyor halen daha insanlar bakınız:
Ne bileyim "Kant okudun mu? Nietzsche ne demiş?" gibi tam da en olmaması gerektiği gibi ezberci bilgi yığını beklentisi oluşturmak. O adamların onları derkenki amacı belki de zaten senin ufkunu açmaktı zaten pek sayın ezberci?
Bence Felsefe, tanımından, hatta kelime anlamı olan "bilgi"yi sevmekten şaşmadan uygulanmalı.
Yani, bilmek istemek, bilmeyi sevmek, öğrenmek, her konuda, her açıdan bilimsel ve sorgulayarak düşünmeye çalışmak, işte Felsefe o kadar aslında, o kadar basit ve kolay. Sınırlar konularak, "skolastik" hale getirilerek Felsefe yapılamaz, mantığına aykırı, kafese konmuş kuşa uç demek kadar saçma. Kişisel fikrim olarak, bence böyle. O yüzden sistematik şekilde sınırlanmış mantıkta olan her konu başlığına, şüpheyle ve "Neden ki?" diyerek yaklaşıyorum, öyle demek gerektiğini düşünüyorum; Dogmalar, Kurallar, Sınırlar... vs. vs. aklınıza ne gelirse...
Sonuç olarak:
Hep "Ben, bence, benim..." gibi kalıplar kullandım, bencil gibi oldu evet, ama işte "Ben"i; kendimi biraz anlatabildim umarım.
Olursa, (üşenmez de yazarsam) sonraki yazılarda görüşmek üzere...
- Aernath
Ben Aernath, bu da benim nick'im.
Kendim uydurdum. Eski nick'im Samael'di ergenken, sonra baktım bu grup adını kullanmak pek akıllıca değil, şöyle kendine has bir nick uydurayım dedim.
Biraz kafa yordum, Latince iyidir dedim, Türk mitoslarına da ufak bir gönderme olsun diye "gök"le ilgili olsun dedim.
Aer: "Gök, Hava" malüm, hem de harf sırasında üstte çıkar.
Devamında da
Natu: "-den gelen, ordan kaynaklı" kısmını birleştirdim.
Sonunu da şekil olsun diye h'yle bitirdim ki iyice kendine has olsun, hem de şekilli gözüksün.
Aernath çıktı ortaya. Çok da zorlama olmadan "gökten gelen, gökte doğmuş" gibi bir manası olabiliyor.
Okurken de kasmıyorum, "ağernat" diye okuyorum ben, siz de çok okumak zorunda kalırsanız öyle okuyun.
Bir insana verilen değil ismini kendi seçtiği kültürlerin de eskiden beri hastası olmuşumdur. O açıdan nickname olayı bence hakkı verilmeyen bir olgu. İnsanlar bu mevzuya dikkat edip aslında kendilerini ifade eden ismi seçebileceğini farketseler abik gubik nick'ler yerine çok daha değişik orjinal isimlerle karşılaşabilirdik. Bakınız netekim "isim" diye bitirdim, ya yaa...
"Peki tamam da, kimdir bu Aernath? Olayın ne? Hadi yazıyosun buraya da banane?"
...Diyorsanız, bir kere zaten burada işiniz ne? Ayrıca yani mantıklı olalım, nasıl alınayım şimdi ben sana? Şu yazıyı yazarken ben ne bileyim senin bunu okuduğunu? Değil mi ama? Hem bana kızma, arkadaşım gazladı "Aç lan blog yaz!" diye, ona kız. Ben de aldım gazı, hadi üşenmiyorken yazayım dedim, bayadır da ekşi sözlük'te formata dikkat edeyim aman nolur nolmaz derken böyle daha serbest olur gibi geldi, kendimi burda buldum, aha budur, çok derinlemesine sorgulamamak lazım, lütfedin üşenmeyip yazıyorum da size bikbik edecek bir şeyler daha çıkıyor. Amacımız hizmet! (yersen)
Neyse, sorunun cevabına gelince... Kimim lan ben hakkaten?
Şimdi varoluşçu yaklaşıp kafaları dümdüz etmeyelim, sıfatlara da bir türlü takılamıyorum, ama sanırım ben en basit tanımıyla bir "zibidi"yim: Bu düzene uyamadığı için bu düzende "başarılı" olamayan bireylerden sadece biriyim. Ha, bundan mutsuz muyum? Yok tam tersine, ben halimden gayet memnunum. 8-6 bir işe gitmiyorum, tamamen şans eseri aç da kalmıyorum, hatta yer yer biraz fazla tok kalıp bunu göt ve göbek olarak büyütüyorum. Ama rahat batmasından bunalıma falan da girmiyorum, halime şükredip yaşayıp gidiyorum.
Peki hep mi böyleydi bu? Bomboş bir tip misin? Ya aslında gerçekten "cehalet mutluluktur" düsturu uyarınca samimi olarak gerçekten bomboş olmayı isterdim, ne yazık ki değilim. O yüzden yer yer ben de kaptırıp abuk subuk düşüncelerle meşgul olabiliyorum. Bunun da altında şöyle bir geçmiş var:
Çocukluğuma inelim...
Efendim ben 1978 senesinde Ankara'da doğdum, 11-12 yaşıma kadar da İlkokul ve Hazırlık sınıfını okuyana kadar orada yaşadım, tek çocuk olarak. Kardeşim var aslında, tek kızkardeşim, o da 91'de Afyon'da doğdu ve o da yazık tek çocuk gibi büyüdü, çünkü onun aklı başına geldiğinde ben İstanbul'a gitmiştim. Tabii, bu İlkokul'un öncesinde aslında annemin memur olması yüzünden kreş ve anaokulu ile eğitim ve öğretim hayatıma erkenden bezmeye sebep olsun diye başlamış bulundum, kötü de olmadı bir açıdan, resim yapabiliyormuşum, orada keşfedildi, hatta bazı resim kurslarına, yarışmalarına falan da katıldım hayal meyal hatırlıyorum.
Ve burada geliyoruz ilk konu başlığımıza: Resim!
Beni zibidi yapan etkenlerden ilki budur, bu hastalığın bana bulaşması da işte böyle oldu.
Evet başladık çizmeye boyamaya, ama, ama işte, ailemin ve öğretmenlerin bütün iyi niyetine rağmen ben "Şunu yap!" denince yapamayan, tam tersine kilitlenip, anında başka şeylerle ilgilenmeye yönelen bir tip olduğumu da işte tam o sıralarda keşfettim. Tabii o zaman mal bir velet olduğumdan buna ne anlam verebildim, ne de etrafa derdimi anlatabildim. Halen daha anlatamıyorum o ayrı tabii de, neyse...
İlkokul'da ortalama üstü bir İlkokul'a gittim, ufak bir mahalle okuluydu ama, İngilizce temel eğitim vardı, böylece İngilizce'yi de öğrenmeye başladım ve İlkokul bitince de Hazırlık okumak için pek meşhurlu Arı Koleji'ni kazandım, galiba burslu falan da değildi, bizimkilerin de durumu da yoktu ama, fedakarlık yapıp attılar beni oraya. Tabii bir sene orada tam ergenliğe girerken sosyalleşmeyi öğrenirken, o senenin sonunda, ailevi sebeplerden ve benim etkim olamayacak bir yanlış kararlar zinciri ile benim de cezasını çekeceğim şekilde Afyon'a taşındık, yani bir nevi attan indim, eşşeğe bindim.
Haliyle ne oldu? Ben Ankara'daki o kadar imkan ve duruma bile uyamayan bir tip iken, ne ben Afyon'a uyabildim, ne de Afyon bana...
Bunun da birincil sebeplerinden biri şudur tabii, ben İlkokul 2-3 zamanı Hey Dergisi'ni ve benzer şeyleri keşfettim, Antalya'da da uzak akrabamız olan bir abim bana karışık kasetler çekip verdi, onlarla devamlı duyduğum sıkıcı Türk müzikleri dışında şeyler dinleyebildim. Yani aslında şimdiki kafamla düşününce, bazıları o kadar da kötü değilmiş, Barış Manço falan da dinlerdim bayıla bayıla, küçüklükten beri de, işte diğerleri, pop ve benzeri şeyler dışında. Efendim bu yabancı pop'lar Micheal Jackson'lar, Madonna'lar ve hatta sonradan fanı olup halen daha severek dinlediğim A-Ha ile o zaman tanıştım.
Tabii noldu? Kesmedi, hazırlık ile başlayan süreçte, ilkokulu aşmışız, artık büyükler ligindeyiz, arayışlar başlamış... Servisle okula giderken, baktım ki cazır cuzur bir müzik çalıyor...
(Burada ekşi sözlük'ten aynı olayı anlatışımdan bir alıntı yapıyorum, zira aynısını anlatmak üzereyim, o zaman neden kopyalayıp yapıştırıp buraya göre düzenlemiyorum? kehkeh)
Efendim, sene 1989 pek sevgili okurlar, Aernath kardeşiniz henüz ergen bile değil, ilkokul yeni bitmiş, hazırlığa başlamış. Ankara'da hazırlık bebesi olarak üstüne oturmayan takım elbise formatlı ortaokulumsu forması ilen cebelleşiyor... Bu halde iken bide servise felan biniyor okula gitmek için.
İşte o serviste de ne işse abileri servisi ele geçirmiş, servisçi amcayı sallamadan metal sabotaj yapıyor ve kaseti takıp bangır bangır metal çalıyorlar serviste. Haliyle, bir değil iki değil, toy Aernath hastası oluyor bu yüksek sesli cazırtının ve o zamanlar daha asosyal olamamış, gidip bir abiye soruyor:
"Abi ya, ben bu metali çok sevdim! Hangi kaseti alayım?"
Abiler kendi arasında bir tartışmaya tutuşuyor, "Kill'em All alsın!" "Yok olm Megadeth alsın!" ve "Creeping Death alsın aslında?" gibi anlamadığım dilden bir şeyler diyorlar.
Sonunda "Kill'em All" baskın çıkıyor, ben de abilerin sözünden çıkmıyor ve gidip alıyorum albümü.
Tabii zaten kulağa aşina olmuş servisten, hemen dinliyorum defalarca. Velhasıl "Jump in the Fire"ın fena hastası oluyorum. Hatta o derece ki, kasette onun olduğu yeri kalemle çizip hep döndüre döndüre geri sarıp onu dinliyorum.
Gel zaman git zaman, Afyon'a taşınıyoruz, ailevi sebeplerden dolayı, yol gösterici abilerden kopuyorum, ama metalden kopmuyorum, onlardan öğrendiğim gibi Allah'ın Afyon'unda serviste metal sabotaj yapıyorum, tek başıma servisi ele geçirip bir sürü genç dimağı zehirliyorum, bir güzel yaşıtım yandaşlar kazanıyorum...
İşte hepsinin başı o şarkı.
Ne zaman ki ateş beni çağırdı, gözümü kapayıp atladım,
O zamandan bu zamana da çok bir şey değişmedi.
(bu arada merak edene bu kısmın orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/29856499)
İşte böylece geldik ikinci konu başlığımıza: Müzik.
Beni zibidi yapan etkenlerin ikincisi de müziktir, tek başına müzik de değil, müzik zevkim ve dinlemeye yöneldiğim, dinlemekten zevk aldığım şeyler.
Bunu da yönlendiren etken ne? Onu da şimdiden belirteyim ki zaten o da üçüncü konu başlığımız oluyor.
Beni zibidi yapan etkenlerin üçüncüsü: Edebiyat ve Felsefe.
Bütün müzik zevkimi, az da olsa çizip boyadığım şeyleri ve hayata bakışımdaki perspektifi oluşturan başlıca etken aynen şu anda sizin de yaptığınız eylem olan okumaktır pek sevgili okurlar.
Yine çocukluğa ve başlangıca dönersek, okuma eylemine başlamam ise aslında resimi de etkileyen bir mevzu olan Çizgi Roman ile bağlantılıdır. Babamın ve kuzenlerimin türlü çizgiromanları, Conan'lar, Red Kit (Lucky Luke)'lar ve tabii ki Asterix'ler, resimlerine baka baka sonunda meraktan delirip 5-6 yaşlarımda kasıp, annemi ve babamı da delicesine darlayarak okumayı erkenden sökmeme sebep olmuştur. O zamandan beri de kesintisiz okuyorum sanırım. Tabii çok uzun süre Çizgi Roman okuyup daha sonrasında sadece yazı olan kitaplara geçmek zor bir süreç oldu, ama önce ufak tefek klasikler ve özellikle aşırı akıcı ve heyecanlı Lancelot'lar sayesinde bu aşamayı geçebildim. Sonrasında her şeyi okuyabildiğimi ve merak ettiğim her şeyi bu basit metodla öğrenebileceğimi farkedince de iş çığrından çıktı tabii...
Ama bütün bunlar arasında değinmeden geçemeyeceğim, roman olarak beni en çok etkileyen ve daha komplike ve ana akım dışı şeyler okumaya yönlendiren Stephen King'in Hayvan Mezarlığı'dır. Bu bazıları için "basit" korku romanı aslında benim için karanlık bir dünyanın kapısıdır sevgili okurlar.
"Yuh abartma?" dediğinizi duyar gibi oluyorum, ama aslında aynen de öyledir. Peki neden? Çünkü ben bu kitabı "Çok Satanlar" kısmında görüp, kitap okumayı çok seven babama babalar günü hediyesi olarak almaya karar vermiş idim, adı da ilginç gelmişti tabii, kuzenimin de kitaplığında bu yazarın adını görmüştüm, demek ki güzel bir hediye olabilirdi. Bu gibi düşüncelerle ilkokul 5 civarı, 1990 yılındaki kafamla bu kitabı alıp babama hediye etmiştim. Ama bilmediğim şuydu ki, babam meğersem pek ilgili değildi bu türe, daha çok Wilbur Smith tarzı şeyler severdi, istisnai olarak Isaac Asimov'lar falan, ama korkuymuş fantastikmiş çok sevmezdi. Haliyle beni kırmadan kitabı kabul etti ama, bir süre sonra okumadan pas geçti, ben de bu sefer kendim merak etmeye başladım hem adından hem bu durumdan, "Okumuyorsan ben okuyayım mı?" dedim, belki okuduğunu bitirip kibarlıktan okuyacaktı babam bilemiyorum, kaptım okudum ve ondan sonra da "böyle" olmakta ilk adımı attım.
(Ara not olarak belirteyim, burada da instagram'ımdan bir alıntı yaptım aslında, orjinal kaynak ve kapağın içi de burada: https://instagram.com/p/4NHNtLzgeB/?taken-by=aernath)
Peki "böyle" nasıl oldum? Efendim bu kitap şöyle bir kapı açtı bende, bir kere bazı hayaller hep o zamana kadar benim toy kafama dikte edildiği gibi sonunda hep "iyi" ve "güzel" olmak zorunda değildi, gayet karanlık ve korkunç olasılıklar ve hayalgücü devreye girince de sonsuz bir keşfedilmemiş bölge vardı. Bunun kapıyı açan zat olarak Stephen King ayağına değinecek olursak:
Bu az önce de bahsettiğim önyargıdan dolayı, kendisi hakkında "ilk intiba" bir fikir olması ve benim için de ne ifade ettiğini de anlatması açısından, şu aşağıdakileri aslında King'e karşı garip bir şekilde önyargılı olan bir eski arkadaşa yazdım, aynen aktarıyorum:
Stephen King'i Sevdirme ve Yaşatma Derneği, Başkan Yardımcısı(!) olarak, o zaman görevimi yerine getireyim, propagandaya başlıyorum:
- Stephen King'e Hayvan Mezarlığı (Pet Semetary) ile başlanır (az önce anlattım).
- Yazarın farklı boyutlarını keşif için, kızına ithafen ufakken ona yazdığı Ejderhanın Gözleri (The Eyes of the Dragon) masalı okunur.
- Burada geçen Randall Flagg karakterine hasta olunur ve 7 kitaplık Kara Kule (The Dark Tower) serisine başlanır, hepsi okunur.
- Kara Kule seri boyunca zaten neredeyse bütün King kitaplarına göndermeler yapar, sonra da her gönderme yaptığı da merak edilip sırayla okunur.
- En net gönderme yaptığı zaten yine Randall Flagg'li Mahşer (The Stand) ve Peter Straub'la beraber yazdığı Tılsım (The Talisman) ve Kara Ev (The Black House) ikilemesidir, bunlar da okunur güzelce.
- Bu arada Kara Kule serisi daha önce de söylediğim gibi 7 kitaptır, galiba 4'üncü kitaptan sonra King, gerçekten ölümcül bir trafik kazası geçirir, ölümden döner, seri bitmeyecek diye düşünerek bütün her şeyi bırakır ve kalan 3 kitabı yazar.
- Kara Kule'nin içinde de bu olayı anlatır, kendisi de karakter olarak yer alır belli bir yerde. İnsana "Acaba?" dedirtir "Anaa! Lan burası orası mı ki?! hehe" oluruz.
Öyle de manyak bir adamdır.
Ara not: Bütün bu wall of text'e gelen cevap da ibretlikti tabi,
"Benim tekrar Stephen King okumam için kafayı bulmam ya da ciddi sorunlar edinmem lazım. Hayatımda böyle acı çekerek okuduğum bi kitap daha olmadı yani" şeklinde.
/facepalm
siz böyle olmayın, önyargı kötü bir şeydir :b
(Lan yine ekşi'den alıntı yaptım kendi kendime kaynak göstermekten bir hal oldum, neyse onun da orjinali burada: https://eksisozluk.com/entry/39642350)
İşte bu açılan kapının ardı tabii ki hep karanlık değildi, öncelikle Conan'ın da etkisi ile fantastik edebiyata Tolkien'le bulaşıp, önce tabii ki Hobbit, Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) üçlemesi ve tabii ki gerçek anlamda "kutsal" olabilen belki de tek kitap olan Silmarillion ile başlayıp, daha sonra Ejderha Mızrağı (Dragonlance) kitapları ile devam edip, sonra da R.A. Salvatore ve Drizzt ile tanıştım. Bunların üstüne pek çok fantastik ve bilim-kurgu kitap okudum. Başlangıç dışında da beni en çok etkileyen seri sanırım yine Ejderha Mızrağı'nın yazarları Margeret Weis ve Tracy Hickman'ın bence zirve yaptığı Ölüm Kapısı Serisi (Deathgate Cycle) olmuştu.
Bunların arasına karışan Ursula K. LeGuin'in Mülksüzler (The Dispossessed)'i ve geç tanışıp, film uyarlamaları sayesinde sonradan çok fena fanı olduğum Philip K. Dick'in okuyabildiğim bütün eserleriyle de distopya ve ucundan felsefi sorgulama kısmına girer buldum kendimi. Sanırım bu okuma olayımın benim için zirvesi de Tolkien'in Silmarillion'unu İngilizce orijinalinden okuyabilmektir. Tabii ilk kez İngilizce'den takılmadan Türkçe okuyabilir gibi okuyabildiğim Harry Potter'ları da ayrı tutarım, yazım dili ve akıcılık olarak bence aşırı başarılıdır, zamanında yaptığım o salak önyargımı da aşmama yardımcı olan kardeşime buradan da tekrar teşekkürü borç bilirim, sayesinde 3'ten sonraki bütün kitapları çıktığında alıp orjinalden okumuştum.
Tam burada hatta belirtmek lazım, tamam müzik, kitap falan iyi de, filmler, diziler, çizgi filmler ve animeler? Hatta hatta oyunlar?! Ki oyun olayı ayrı bir derya alt başlık, ona hele burada hiç bulaşmıyorum, ama evet bunları yapıp doğru düzgün oyunları oynamayan zaten eksik kalıyordur, oyun dediğimiz zaten temelde interaktif halde bütün bu mevzuların kesişmesi, türüne göre, interaktif roman, müzik ya da türlü şeyler olabiliyor malüm. Benimle ilgili kısmı, World of Warcraft olsun, diğer oyunları da oynarım ama çok uzun süredir fena bağımlı bir WoW'cuyum.
Genele dönersek, işte ben şahsen bütün bu alt başlıkları edebiyatın, müziğin ve görsel sanatların kesişmesi bir son ürün olarak görüyorum ve hatta bunların kesişme noktasının yarattığı en güzel ürünlerden biri de bence Yıldız Savaşları (Star Wars)'tur, onu da detayıyla irdelemem lazım, çünkü yine aynen beni ben yapan etkenlerden biri de bu güzel kesişme noktası.
Neden?
Çünkü hem edebi hikaye derinliğinin, hem felsefi sorgulamanın, hem müziğin, hem de görsel sanatların zirve yaptığı en önemli kültürel odaklardan biridir. Yine "Yuh amma abarttın?" mı diyorsun sevgili okur? Ulan okur sen de yani her şeye aynı şeyi diyorsun! Yani umarım demiyorsun? (temenni ile bitireyim hehe)
Çünkü şöyle, şimdi derinlemesine girersem sizi yine ekşi sözlük referanslarına boğarım, o açıdan ona başka bir blog post'unda değineyim (olursa ilerde, umarım). Temel olarak özetlersem, Star Wars'daki "Ehe yaratıklı uzaylı" dış kabuğunun altında beni şahsen esas etkileyen şu:
İmparator perspektifinden bakınca bambaşka, Anakin perspektifinden bakınca bambaşka, Obi-Wan ve hatta Yoda perspektifinden bakınca tamamen başka ve Han Solo perspektifinden bakınca da başka bir hikaye ve olay zinciri var. Bakınız Luke, C3PO ya da R2D2 demedim, onlar zaten görünen ana kahramanlar; ama Anakin'i de aynen Palpatine gibi 6 filmin tamamı için bakarak dedim, biraz karışık oldu ama umarım anlatabildim. Bu karakterleri bilmiyorsanız zaten bu kısmı anlamadınız, gidin izleyin, izleme sırası da 4 5 6 1 2 3'tür, ona göre!
Bunun dışında, görsellik ve tasarım kalitesi ve efektte açtığı çığır (Industrial Light & Magic) olarak, o epik John Williams besteleriyle o atmosferi verebilen müzikleri başlı başına bir sanat eseri olarak, bilim-kurgu gözükmesine rağmen aslında derin fantastik bir hikaye olarak, gerçekten bütün bu beni de etkileyen konu başlıklarını başarıyla harmanlamış bir olaydır Star Wars.
Evet genele bakınca "mükemmel" değil, kötü oyunculuklar var, yer yer kurgu hataları var, çocuklara da sevdirelim kaygısıyla biraz abartılmış karakterler ve türler var. Ama genel olarak üzerine kurulduğu böyle bir temel de var, en azından bana bunu temelin varolduğu hissiyatını verdi, veriyor halen daha. Ben de kendimce George Lucas'ın da biraz cins olsa da kesinlikle mal bir adam olmadığına artık emin olduğumdan, bunu güvenle söyleyebiliyorum.
Evet, bunu da araya sıkıştırdık, artık yavaş yavaş son konulara geçer isek:
Şunu baştan belirtmek lazım, tabii ki de Felsefe'ye ve sorgulamacı düşünmeye bunlarla başlamadım, hatta tam tersine, böyle olup bu konu başlıklarına yönelmemin sebebi, aslında "böyle" olmam. Nasıl yani? Şöyle; kendimi bildim bileli taa başta anlattığım o bana bir şeyi "Yap!" denince yaşadığım kitlenmeyi, o "Neden ki?" mekanizmasını refleks olarak kullanageldim, kronik tembelliğimin de sanırım altında yatan birincil neden budur. Tamamen bu "Neden ki?" refleksinin yan etkisi olarak da işte Felsefe'ye bulaştım.
Şimdi burada bunu da detayı ile irdelemeye girmiyim, sonuçta bir giriş yazısı olarak ve neye neden bulaştım, neden böyleyim, aha ben bunu niye yapıyorumun kaynağı kısmındaki çıkış noktalarımı veriyorum ki, en başta amaçladığım gibi kendimi daha iyi tanıtabileyim.
Efendim şöyle, temel olarak tabii Felsefe olgusu ile tanışmam okul zamanına dayanıyor, neymiş, neden yapılır, tanımı nedir, mantıkmış falanmış, ama tabii orada ezberci sistem altında size verilen bir tek ana mesaj var:
"Felsefe sıkıcıdır."
E tabii ki de değildir? Ama işte, bu düzen ve sistem dahilinde "genel olarak" size nasıl Edebiyat ve Tarih'in "sıkıcı ve ezber" olduğu belli bir açıdan veriliyorsa, nasıl Matematik, Fizik ve Kimya formül ezberi (ve kopyasına) dayanıyorsa, Biyoloji nasıl sizi Adem ve Havva'yı sorgulamanın kıyısına getiremiyorsa, işte önce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, sonra da Felsefe de tabii ki o aşamada bırakılıyor.
(Tabii ki idealist ve işini kaybetmek üzere olan öğretmenlerimizi bu genelin dışında tutuyorum)
Kendiniz alıp belli kaynakları merak edip, öğrenip okumazsanız da o kalıp bilgiler, ezberlenenler, öğrenilmeyenler de sınavlarda kullanıldıktan sonra bir güzel buharlaşıp gidiyor. Haliyle bu garip ve saçma şartlar altında ben de şu anda hayret ediyorum nasıl oldu bu iş, ama işte başta dediğim gibi o bende olan ve sisteme uymamama neden olan (ya da uymamamı sağlayan) arıza "Neden ki?" refleksinin bununla çok ilgisi var.
Felsefe denince de şuna da çok sinir olurum, şunu yapıyor halen daha insanlar bakınız:
Ne bileyim "Kant okudun mu? Nietzsche ne demiş?" gibi tam da en olmaması gerektiği gibi ezberci bilgi yığını beklentisi oluşturmak. O adamların onları derkenki amacı belki de zaten senin ufkunu açmaktı zaten pek sayın ezberci?
Bence Felsefe, tanımından, hatta kelime anlamı olan "bilgi"yi sevmekten şaşmadan uygulanmalı.
Yani, bilmek istemek, bilmeyi sevmek, öğrenmek, her konuda, her açıdan bilimsel ve sorgulayarak düşünmeye çalışmak, işte Felsefe o kadar aslında, o kadar basit ve kolay. Sınırlar konularak, "skolastik" hale getirilerek Felsefe yapılamaz, mantığına aykırı, kafese konmuş kuşa uç demek kadar saçma. Kişisel fikrim olarak, bence böyle. O yüzden sistematik şekilde sınırlanmış mantıkta olan her konu başlığına, şüpheyle ve "Neden ki?" diyerek yaklaşıyorum, öyle demek gerektiğini düşünüyorum; Dogmalar, Kurallar, Sınırlar... vs. vs. aklınıza ne gelirse...
Sonuç olarak:
Hep "Ben, bence, benim..." gibi kalıplar kullandım, bencil gibi oldu evet, ama işte "Ben"i; kendimi biraz anlatabildim umarım.
Olursa, (üşenmez de yazarsam) sonraki yazılarda görüşmek üzere...
- Aernath
Subscribe to:
Posts (Atom)