Istanbul, aşığı olduğum şehir.
Yıllar oldu, yazının sonunda belirteceğim manasız düşünce zinciriyle birden anılar, detaylar aklıma geldi, şöyle emo ötesi bir anım var kendisiyle sevgili okurlar, paylaşayım:
Sene 2008, Askerlik vakti gelmiş, senelerimi geçirdiğim Kadıköy'deki üçüncü evimden taşınmak üzereyim. Eşyaların bir kısmını kargoyla memlekete yollayıp, sonra babamın kiraladığı kamyonetimsi şeye de kalanları yükleyip yola düşmeyi planlıyoruz.
Kargocuları aldık, eşyalar yüklendi, bizim de kargo şirketinin şubesine gidip, yollanacak şeylerin kilosuna göre ölçüm yapılınca, ona göre parasını vermek için bizzat gitmemiz gerekiyormuş. Babam bir şeyle uğraştığından, biz de bindik kargo kamyonetine annemle öne, sıkıştık, yola düştük.
Tam Salı Pazarı'nın oradan geçerken, yağmur sonrası, birden üstümüzden, bulutların arasından güneş açtı, bir gökkuşağı belirdi tam önümüzde ve o kadar yakın kaynaktan olunca da ömrümde gördüğüm en net ve en yakın gökkuşaklarından biriyle karşı karşıya kaldım.
O ana kadar metanetini korumuş olan ve genel olarak pek bir şeyi takmayan, sorunları "Önümüze gelince bakarız." diye düşünen ve mantıklı falan biri olduğunu zanneden ben, anneme döndüm, gökkuşağını gösterip, gene aynı alaycılıkla:
"Hehe bak, Istanbul bana veda ediyor!" dedim.
Dememle, birden gerçekten de öyle olduğunu anladım, geçici bir süre de olsa, en az onbeş ay uzak kalacaktık. Eski evim, istediğimde binebileceğim vapurlarım, sıkılınca izlemeye gidebileceğim Moda'daki boğaz manzaram, o susmayan gürültü, o hayat dolu şehir merkezi, hepsiyle gerçekten vedalaşmak zorundaydım.
Bütün bunlar bir salise içinde gözümün önünden geçti, birden üstüme ağırlık çöktü, resmen salya sümük ağlamaya başladım. Önce, bir tutmaya çalıştım kendimi, ama öyle ağır geldi ki, direkt hıçkırmalı gözlerden yaş boşalmalı saldım kendimi. Annem de şaşırdı önce, ama anne işte; sonra teselli etmek için gereken, söylenebilecek tek şeyi söyledi:
"Hay Allah, üzülme oğlum, dönüp dolaşıp geleceğin yer burası gene."
Sakinledim sonra, hallettik kargoyu, döndük, akşam da kalan eşyaları arabaya taşıdık.
Güneş battı, hava karardı, evin elektriği kesilmişti zaten o gün. Perdeler yok, eşyalar yok. En son kapıyı kapatacaktım ve bir daha o evin içini görmek yok. Hayatta bir sayfa resmen, o ana kadar çok sallamadığım evin detayları gözüme ilişti, aşağıda beni beklediklerini biliyordum, ama son bir kez gezeyim dedim evi.
Yani, o zamana kadar hiç başıma gelmediği şekilde halüsinasyona yakın bir şekilde istediğim anıyı, evdeki her olası şeyi gözümün önünden geçirdim. Eski kız arkadaşımı, ayağı kırıkken iyileşene kadar baktığım kedimi, bilgisayarın durduğu yer, yattığım yer, arkadaşlar, gelenler, gidenler, evde olup olabilecek her şey, işte kapısı kapanıp geride kalmak üzereydi.
Baktım ve bitiş gibi gözüken bu durumla ilgili "Oyun bitti, kaybettim." diye düşünmek üzereyken annemin söylediği aklıma geldi: "Dönüp dolaşıp geleceğim yer gene burası." dedim, klişeyi de koydum kendi kendime sırıtıp:
"Ama bu sefer, çok daha iyisi olacak!" diye. Derin bir nefes alıp, nefesimi verirken de kapıyı kapattım.
Bunun üstüne bir ay memlekette kaldım, askere gittim, geldim, askerdeyken izin de aldım ama Istanbul'a hiç gitmedim. Nöbet tutarken falan bile hep kafamda Istanbul ve özgürlüğü bir tutup, "Dönüp de Istanbul'u görünce ilk ne yapsam?" diye hayaller kurdum.
Her şey geçti, bitmez gibi gözüken askerlik bile bitti, sonunda Istanbul'a geldim ve servisten iner inmez, Kadıköy'e sabahın köründe adım attım. Hemen Karaköy iskelesinin o tarafa gidip Haydarpaşa'ya doğru baktım. Ufak tefek değişiklikler olsa da her şey yerli yerindeydi. Sadık sevgilim Istanbul'um beni beklemiş. Yani "yeri öpmek" de istedim de, manen gözlerimle daha çok yeri öptüm, muhteşem Istanbul mikroplarını yalamaya gerek yok dedim.
Gerçekten de şimdiki durumumu düşününce, daha iyisi de oldu, en azından ev ve yaşantı olarak. Şimdi Moda'dayız, önce kardeşimi, sonra annemi yanıma taşıdım, sonra da ufak bir kardeşim daha oldu Tarçın diye, hep beraber, idare edip gidiyoruz.
İşte, böyle bir şehir Istanbul benim için.
Zaten bence, abartı geldiyse, size bu şehri sevme hissini şöyle basitçe bir yolla da ispatlayabilirim:
Ön şart, Istanbul'da olmak tabii ki. Istanbul'da rutin veya ilk kez; vapura bin!
Gündüz ya da gece, vapurun yanına, ya da etrafı görebileceğin herhangi bir yerine otur, beş dakika bakındıktan sonra artık mutlu bir insan değilsen, üzgünüm dostum, seni kurtarmak zaten imkansız.
Aslında, bu yazının orjinali yine Ekşi Sözlük'ten, merak ederseniz şurada: https://eksisozluk.com/entry/29569833
Zamanında sözlüğe yazdıklarımı saymazken 34'üncüyü kaçırmışım, bunun 3400'üncü yazım olacağını farkedince, Istanbul başlığına yazdım. O anılar da zaten ondan depreşti, kaçıncı yazıyı yazacağımı görünce oluşan düşünce zinciriyle.
Sonuç olarak, halen daha ve her şeye rağmen, Istanbul ile mutlu bir beraberliğimiz var, ama büyük de konuşmamak lazım, hayat öyle gerektirir, olur da bir yerlere de taşınıp gidebilirim, ama öyle bir durum bile olsa kalbimde yeri rezervedir, her daim geri dönüp ziyaret etmeye söz verebilirim.
- Aernath
çok duygulandım bro be...benim içinde çok acayip bi şehir istanbul...ve vapur enstantanesine aynen katılıyorum...onun aynısı bana bi de boğaz köprüsü üzerindne geçerken oluyo...ne olursa olsun köprünün üzerinden denize bakarken inanılmaz mutlu oluyorum ehehe...ay laf istanbulll tuuu :D
ReplyDeleteçok teşekkürler efenim.
Deleteyani, her şeye rağmen aynen ^^