Monday, November 30, 2015

Aernath'la Görüşme

Ön Not: 
Bu blog'u da açmam ve yazmam için beni gazlayan arkadaşım Erkan Örki ile arada geyiklerken güzel şeyler yumurtladığımızı farkettik, sonra dedik ki "Bunu röportaj havasında yapalım, bir ara kayıt altına alalım da boşa gitmesin." O da bunun üstüne bana laflar hazırlamış, ben de doğaçlama cevaplar vermeye çalıştım, bu seferki blog da aşağıdaki gibi değişik bir şekilde hazırlanmış oldu. 
Biz eğlendik, umarım siz de eğlenirsiniz, sıkılmadan okursunuz. Evet, işte böyle.

(...Bir Ekim akşamı)

ErÖr: 
Kişisel dalıyorum ilk. Kafa göz. Hazır ol.
Aernath: 
Hehe tamam dur, şimdi başlıoz... Baaaş-la!

ErÖr:
......'ları yapmadan ölmeyeceğim dediğin bir listen var mı?
Aernath:
Hümm... Aslında eskiden vardı, çoğunu yaptım. Gözümde büyüttüğüm şeylermiş onu farkettim.
Mesela diyordum işte Mimar Sinan'a gireyim. Girdik gördük ki içi yüksek lise imiş.
Diğerleri de o tarz, hayatımın aşkını bulayım dedim, buldum sandım, baktım aşağı yukarı tırt bir mevzu imiş o da, kısıtlayıcı ve sonu hep hüsran.
İşte belki ek olarak bir albüm çıkarayım bir de kitap çıkarayım falan ölmeden gibi şeyler, onlara da daha vaktim var gibi geldiğinden çok takmıyorum, yavaş yavaş olur :b
Evet budur.

ErÖr:
X bir kişinin hayatında "o" olmazsa olmaz dediği adam mısın?
Veya olduğunu düşünüyor musun?
Aernath:
Aile arkadaş dışında değilim bariz :b
Ki arkadaşların çoğu da bensiz yapar, bağımsız arkadaşlarım vardır. Zaten o kadar bağımlılık iyi değil. Ne o öle, eroin miyim ben? Ckck!

ErÖr:
Çoğu dediğine göre bir azınlık düşünüyorsun?
Aernath:
Yani aslında lafın gelişi, üzülebilecek bikaç kişiyi düşündüm. Ama bensiz yapabilirler gayet, o başka bişi.

ErÖr:
Peki hayatında "Olmazsa olmaz" listesi yapsan ilk sıradaki şey ne olurdu?
Aernath:
Şimdi bu da tam ne dilediğine çok dikkat etmek gereken durumlardan biri.
"Bu olmazsa olmaz" diyemiyorum ama hiçbişi için, insan yaşadığı sürece adapte olup uyum sağlayabiliyormuş, bunu gördüm.
En azından bir şekilde devam edilebiliyor. Ama tabii mantıken mutlaka onun da bir sınırı vardır.
İşte o sınıra vurmadığım sürece "olurum" gibi geliyor. Kötü olasılıkları olmadan olmuş gibi düşünmeye gerek yok, olduğu zaman tercihan teker teker, ya da çözebileceğim sırada azar azar ele alıp önüme bakmayı tercih ediyorum. Uzun vadeli plan da o yüzden yapamıyorum zaten.
Yarın kafamıza göktaşı düşmeyecek olsa bile ne olacağımızın garantisi yok, o zaman günümüzü yaşayalım, olmazsa olmazları dert edip olanların tadını çıkarmaktan mahrum olmayalım. Bence.

ErÖr:
Peki, "Kimse benim bu yönümü bilmiyor, görmüyor, farkında değil..." gibi dediğin bir yönün, duygun hissin vs. var mı?
Aernath:
Yani yok sanırım, çünkü aslında göstermek isteyen biri değilim herhangi bir yönümü, zaten daha çok geri kaçan ben oluyorum. Ayrıca menzilime girecek kadar cesur olanlar zaten ne numaram varsa görüyolar ilk elden, hem gevezeyim hem de gereğinden fazla açık sözlüyüm, dangır dungur her şeyi sölerim yaparım. Beğenirse durur, beğenmezse ben zaten başta olduğum yerde olurum.

ErÖr:
Menziline giren veya girmeyen birisi yaptığın birşeyi eleştirdiğinde ona "E sen daha iyisini yap o zaman amk" dediğin oldu mu?
Aernath:
Ehahe yani aslında yapıcı bi eleştiriyse dinlerim, yapabileceğim uygulanabilir bi öneriyse kaçırmak istemem. Ama mantıksız ve sırf eleştirmiş olmak için eleştirirse de ya hiç kaale almam ya da geçiştiririm. Çünkü zaten daha iyisini yapabilecek biri ise zaten yapmıştır, eleştirisi o tarz şeylere dayanıyodur. Ha yoksa öyle bir dayanak, zaten ciddiye alınacak biri değildir, seviyesine inip enerji israfı yapmamak lazım derim.

ErÖr:
Etrafında eleştirmek için eleştiren adamlar var yani?
Aernath:
Sabit olarak etrafımda değil, çünkü zaten ekarte ediyorum onları, ama ara sıra denk geliyor tabi, hele ki insanların önüne bi iş atıyorsan illa ki o tarz tipler daha çok doluşuyolar. Zaten iyi bir yorum veya takdir görmek ender olan, hele ki rastgele insanlar varsa, daha çok boş eleştiriyle karşılaşıyosun.

ErÖr:
Kişisel olarak "Eleştirilen adam yaratıcı adamdır" diye düşünürüm. Sence sen yaratıcı bir adam mısın? Yoksa sıradan bir adam mısın?
Aernath:
Bence de öyledir, çünkü yaratan insan eleştiriye malzeme çıkarabilir. Yaratıcı olmayan insanlar her işlerinde sıradan ve direkt kalıp işler yaptığı için eleştirilecek tarafı yoktur, gayet de mantıklı yani bence de.

ErÖr:
"Yaratıcı" diyince aklıma geldi, bazı olaylar veya durumlar için aynı anlama gelen birden fazla kelimelerin olduğu durumlar var ya, onlarda ne yapılmalı?
Örnek: Son zamanlarda "indirmek" kelimesine takıldım. Hem "download" anlamında hem de argoda "öldürmek dövmek vs" anlamında. "Geçen filmi bir indirdim var ya görecektin."
Aernath:
Aynı şeye bugün dizi fragmanı üzerinden takıldı birisi. "İnternete düşülüyor, televizyona çıkılıyor..." diye, "İsimlendirmeye takılıp aşağı görmemek lazım. Resmi şekilde yayınlanan çıkıyor, resmi olmayan düşüyor, ama sonuçta meyvasını yiyen biz oluyoruz, onda değişiklik yok." dedim.
Aynı şekilde "Yaratıcı" olmak ve "indirmek" de aslında eyleme sıfat yüklemek gibi sadece, sıfatlar yapılan eylemi değiştirmiyorsa bence biraz tiyatro katmakta problem yok.

ErÖr:
O zaman sana hayatının felsefe sorusu:
"Patlıcan oturtması seven bir adam karnıyarık sevmek zorunda mıdır?"
Aernath:
Kesinlikle de değildir! üzerine de 30 sayfa savunma yazarım.

ErÖr:
Sonuçta aynı malzemeler değil mi ?
Aernath:
Aynen, aynı. Ama sunum önemlidir, beni bakımlı veya bakımsız görmek gibi, ilk intibada verilen farklar var ve göz zevki de damak zevki kadar önemli ise, demek ki estetik möhem.

ErÖr:
Estetik, kültürler arasında çok keskin sınırları olabilen bir durum. Ama ortak insiyatifi de çok olabiliyor. Mesela Rembrandt. "Sonuçta ikisi de karnımı doyuruyor" diye düşünmezsek aynı malzemelerle yapılan iki yemek arasındaki tercih edilme farkı sadece görüntüsü mü?
(Dikkat! Ağır metafor içerir!)
Aernath:
Şimdiee... Metaforik olarak bakmaz isek zaten yemeği yaparkenki pratiklik devreye girer, ama aslında burdan çıkışla genele de varabiliriz:
Estetik ve görüntü, uygulamada aslında hakkaten gerek olmayan şeyler.
Peki, neden bu kadar önemli bir şey önemsizmiş gibi gösterilir?
Gerçekten tercihleri değiştirebilecek etkisi var demek ki; işte bu örnekte olduğu gibi.
O yüzden zaten aslında (öncelik sırasında) üstte olması gereken demek ki estetik, en azından dengeyi kurabilecek seviyede. Yoksa bu özellikleri görmezden gelip sadece kalıp işlerle ama sıradan insanlara, işlere, hayatlara geri döneriz. Endüstriyelleşmenin laneti de burada, o yüzden aslında mesela "Endüstriyel Tasarım" olmaz. O sıfat tamlaması aslında tam bir "oksimoron"dur. Aynı şekilde seri basıma uygun yapılan "tasarım"lar da seri basılabildiği anda tanım olarak estetik değildir.
Ama ne olur, güzel gözükür, diğer seri üretilen şeylerden farklı olur.
Bunları da estetik olarak öne çıkarabilmek için o farklar önem arzeder hale gelirse, işte o zaman endüstriyelleşmiş şeyler ruhunu kaybetmemiş olur.
Bir üretim daha çok insana ulaşmalıdır, ama sadece işlevini yerine getirirse o insana -mesela bu yemek örneğindeki gibi- sadece karın tokluğu verir, "tatmin" vermez.

ErÖr:
Peki, müzik için aynısı geçerli mi? Sonuçta müzik de bir endüstri.
Ve endüstriyel müzik diye başka bir konu da var.
Aernath:
Müzik de üretim olan her konu gibi aslında, aynı şekilde "endüstriyel müzik" tanımını da iki türlü de alabiliriz. Biri tür olarak "endüstrinin yarattığı ritmik sesler", öteki de "müziğin endüstrileşmiş hali", yani piyasa olsun ve satsın, para kazandırsın diye uğraştıran hali.
Burada da aslında bu ikisini tanımlarken temelde endüstriyel müziğin ters yazılmasının müzik endüstrisini eleştirirken istemli ya da istemsiz nasıl güzel bir tesadüf olarak denk geldiğini fark ediyoruz. Çünkü aynı mantık her tür üretimde de var, para için seri üretilen ve maliyetten kısma gibi kaygıların girdiği şeylerde genel "kalite" dolayısıyla estetik farklılıklar düşüyor.
Tersine satış ve para kaygısı en minimumda olan şeylerde de en orjinal işlerle karşılaşıyoruz.
O yüzden müzik endüstrisinin neferi Justin Bieber ve türevleri iken, endüstriyel müziğin neferi de onu "Höt!" dediği zaman ikiye kırabilecek Rammstein ve benzeri şeyler.
Ha, şimdi Rammstein'ın da bir ticari başarısı var, evet, hatta bunu korumak için dikkat ettikleri ve belki ödün de verdikleri şeyler var, ama bu onların gözümüzdeki ortalama intibasını bozmayacak seviyede. Bu da tam olarak şunun ispatı:
"Sadece müzik değil, hiçbir seri üretim ürün aslında çok da fazla ödün vermek zorunda değil."
Olması gerektiği gibi olarak dengesini yakalayabilir. Hem keyif verir, hem tatmin edici olduğu için o keyif uzun süreli ve daha uzun süre tekrar edilebilir olur.

ErÖr:
Steve Jobs'un başarılı bir pazar adamı olduğunu kabul ettiğini düşünerek bir soru soracağım. bir sözü var "Kalite, nicelikten daha önemlidir." üstte yazdıklarını düşünürsek müzik sektöründe "kalite" nedir?
Aernath:
Buna aynen ilk örnek üzerinden cevap vermeye çalışayım:
Şimdi, Steve Jobs, endüstriyel olarak başarılı ama dediğin gibi bir "pazar adamı", yani ilk kaygısı olarak pazar başarısını önemsemiş. Fenomen ürünler yaratsa da öldükten sonra aynı fenomen etkisi devam etmedi, bunda da onun bizzat sunumunu yapması ve ince ufak farkları yakalayıp ürünlerini orjinalmiş farklıymış gibi göstermesi yatıyordu, bence.
Apple da nasıl mal bir firmaysa bu basit formülü devam ettirmeyi başaramadı. Halbuki, öne yine vitrin bir adam atsalar, teknik bilgi yerine teatral yeteneği ve hitabeti güçlü olsaydı, ufak farkları aynı şekilde sunuyormuş gibi yaparak bu hayalet başarıyı devam ettirebilirlerdi.
Ama işte bunu yapamıyor olmaları da aslında o ilk formülde "kalite" olmamasından, bu fenomen sürekliliği bütün imkanlara rağmen sağlayamamış olmaları da bunun ispatı.
Demek ki Steve Jobs'un, aslında kendi dediği gibi kaliteyi nicelikten önde tutma gibi bir derdi yokmuş, burdan da bunu anlıyoruz.
Bunu da müzik sektörüne uyarlarsak, "orjinalmiş gibi" ya da "kaliteliymiş gibi" lanse edilen ama aslında müzik endüstrisinin neferi halinde olan isimlere bakarak anlayabiliriz.
Aslında yetenekli ve orjinal işler yapabilme potansiyeli varmış gibi olan bir tip vitrine atılır, çeşitli vitrin başarılarla da bu desteklenir, mesela işte yetenek yarışması, ses yarışması gibi, aslında uygulamada teknik olarak hiçbir anlamı olmayan, ama o yarışma süresince "yarıştığı" tiplerden görece iyi gözüken, sonra da bunlar dış piyasada o referanslarla "kaliteli" gösterilir, aynen Steve Jobs gibi, ama formül ufak bir yerden patlak verince de kaybolur giderler. O yüzden bir sürü "one hit wonder" var geçmişte, onlar zaten müzik endüstrisinin başarısız deneyleri. Mesela Vanilla Ice ve benzeri adamlar. Bugün tutanlar, Rihanna ve benzeri tipler ise, işte o deneylerin sonunda varılan nokta. İyiymiş gibi, yetenekliymiş gibi, "kaliteli" gibi, ama kesinlikle uygulamada hiçbir zaman gerçek bir müzisyen kadar saygın değil. İkisinin arasında geçiş yapabilenlerin sayısı da o yüzden çok az zaten. Kaliteli bir müzisyen biraz kendinden ödün verip endüstriyel olabilirken, ilk çıkışı o şekilde yapan biri hiçbir şekilde daha yüksek seviye bir işe geçemiyor, bu da onun ispatı.
Yani, uzun lafın kısası, müzik sektöründeki kalite için seri üretim kaygıları değil, orjinallik kaygıları ön planda olmalı. Ancak o zaman teknik anlamda da bir başarı ve saygınlık olabilir.
(uzun oldu :b)
ErÖr:
Cool oldu.
Aernath:
Hehe eyvalle.

ErÖr:
Eminim Apple fanboi'lerin dikkatini (?) çekeceksindir. Ama Tim Cook da başarılı bir pazar adamı değil mi ? Sonuçta Nike'ın da yönetim kurulunda oldukça adı ve sözü geçen bir kişi. Ama bir noktada Apple'ın geldiği nokta da belli. Sence Tim Cook yönlendirilen bir adam mı, yoksa sadece Steve Jobs kadar başarılı mı değil ?
Aernath:
Şimdi tabii iç yüzünü bilemeyiz, sonuçta biz dışarıdan gözlemci olarak ve görünen durum üzerine konuşabiliyoruz. ama Tim Cook, gözüktüğü kadarıyla iyi bir yönetici, ama sunum ve çıkardığı ürünlere bakınca ancak bir takipçi, ilk tutan formülü devam ettirmeye çalışan bir görev adamı. Tasarım etkisini de bilemem tabii, belki de baskılanıyordur çok orjinal fikirleri ortak kararla, ama sunumlarından görebildiğimiz kadarıyla ve son ürünlerdeki çok az farklardan ego olarak da görünüşe göre silik kalıyor. Steve Jobs tarzı, (kesinlikle idolleştirilmeden anlatıyorum, çünkü hiç sevmem), ama o tarzda yeni bir patlama için bence Apple'ın yapması gereken top yekün bir imaj yenilemesiydi. Firmanın kimliğini olduğu gibi değiştirip mesela beyazı siyah, genel havayı sakinden dinamiğe çevirici tokat gibi değişiklikler yapıp Steve Jobs'ın ve getirdiği o hafif zen ortalama imajın dışında bir frontman ve imaj çalışması yapılmalıydı. O zaman ancak Tim Cook veya o frontman'in farkını anlardık.
Ama işte, tekrar aynı mevzu, ticari kaygılar, orjinalliğe ve tutmuş formülü bozmaya engel oluyor. Dolayısıyla o amcanın da gözüken imajı ve duruşu buradan bakılınca böyle kalıyor.

ErÖr:
Eh, Apple demişken "Z Kuşağı"na bulaşmamak olmaz. Z Kuşağı'ndan umutlu musun?
Aernath:
Ya şimdi Z Kuşağı aslında zorlama bir tanım, bana her yaramaz çocuğa hiperaktif, ADD falan denmesi durumunun uzantısı gibi geliyor. O yüzden zamanında annesinden babasından enseye tokadı yememiş tiplerin dönüştüğü bir güruh diyebiliriz. Bana bulaşırlarsa da o eksik kısmı tamamlayabilirim :b
Umutlu olma kısmına gelince de, şöyle sevindirici bir durum var ki en azından hepsi o genel kalıpta değil, o durumdan rahatsız olup çıkmaya çalışan da hatırı sayılır bir kitle var, işte Z Kuşağı'ndan değil, ama onlardan umutluyum.

ErÖr:
Kategorizasyona karşı mısın ?
Aernath:
Duruma göre, bir şeyin nasıl olduğunu birine anlatırken ilk intiba bir fikir vermesi açısından tanım olarak faydalı, ama bir kalıp oluşturup insanları ona hapseder hale gelen haline karşıyım.

Aernath:
O zamaan, uyumadan bi final sorusuyla bitir bari :b
ErÖr:
O zaman şimdilik bir final sorusu; Magneto mu döver Bishop mu ?
Aernath:
aheheh valla zor oru
Soru bile yazamadım bak o derece
Cidden devam mı?
ErÖr:
Devam sonra.
Bu sadece senin genel fikir yapındı.
2. konu daha kadınlara dair
Aernath:
Oo, hadi bakalm Part 1
Alayım bunu kenara.

...To be continued (belki bir gün :b)

No comments:

Post a Comment